Yıl 1969. İlkokula yeni başlamışız. Okulumuzun adı “Devrim”. Çok sonra öğrendim ki, bu isim 27 Mayıs’tan geliyor. Üçüncü sınıfta falan, ismin daha bir farkına varıyoruz. Giderek seviyoruz, hatta övünüyoruz okulumuzun ismiyle. Kökenini bilmiyoruz, merak etmemiz için de bir sebep yok zaten. Biz ismin çağrışımlarıyla ve o yıllarda kuşandığı büyüyle ilgiliyiz. Küçücük yaşta “Devrimli” olmuştuk; azıcık büyüyünce de “Devrimci”!
Yıllar aktıkça, “Devrim İlkokulu” kendi çapında bir “devrim okulu”na dönüşüyordu. Oradan ortaokula geçenlerin kahir ekseriyeti, olgun bir devrimci havasındaydı.
Okulumuzun evrim hikâyesi, bulunduğu mahallenin ruhuyla örtüşüyordu. Kışla Mahallesi’nde oturuyorduk. İsmini, eski zamanlardan kalma bir harabeden alıyordu mahallemiz. Biz yine “kışla”nın gerçek hayattaki anlamına bigâneydik; harabenin gizemiydi bizi cezbeden.
Mahalle nüfusunun büyük bölümü Kürtlerden oluşuyordu. Mahallenin şehir merkezine en yakın ucunda da, bizler dahil birkaç Arap aile oturuyordu. Bu kısım, mahallenin ve galiba şehrin en kozmopolit köşesiydi. Biz Araplar, azınlıkta oluşumuzdan dolayı olsa gerek, Kürtçeyi daha okula gitmeden öğrenmeye başlamıştık. Evde Arapça konuşuyorduk; sokakta, duruma göre Arapça veya Kürtçe ya da her ikisini birden. Türkçe ise, esas olarak okulla birlikte girdi hayatımıza.
Sokaklarımız canlıydı, neşeliydi! “Sınır” ya da sokaktaki ifadesiyle “hudut”, şehrimizin en kaba hakikatiydi. Suriye’ye bitişiktik; öte yakadaki Kamışlı’yla aramızdaki mesafe sıfırdı. Bunun aksine mi diyeyim, yoksa tam bu nedenle mi, bilemiyorum; lakin çocukluğumda “sınır” yoktu. Kocaman avlumuzun kapısı her dem açıktı; eve istediğimiz zaman girer, istediğimiz zaman çıkardık. Zamanın kendisi de dilimlere bölünmemişti, hakikaten yekpareydi. Yemek zamanı da, yatma zamanı da sokakla ilişkimizin ritmine ayarlıydı sanki.
Yazının devamını okumak için tıklayın.