“Her birimizin sahip olduğu en değerli şey, benzersiz kişisel hikâyemizdir. Hikâyemiz varlığımız için gereklidir, tıpkı bir incinin istiridye için gerekli olması gibi.”
William L. Randall’ın, Bizi ‘Biz’ Yapan Hikâyeler adlı kitabından aldım bu sözleri. Hikâye, bizi biz yapan, bize ruh veren şeydir. Hikâyenin, sadece insanlar için değil, bütün varlıklar için böyle bir önemi olduğuna inanırım; eşyalar da buna dâhildir, şehirler de.
Her varlığın, uzun ya da kısa, ama mutlaka bir “geçmiş”i vardır. Lakin her geçmiş bir hikâye değildir ya da hikâye, basit bir “geçmiş” değildir. Hikâye, “kendi olmak”la ilgili bir şeydir. Dışarıdan dayatılan, kendi deneyimimizle kaynaşamayan “kurmaca geçmiş”, kendimizi yaratma ve kendimiz olma çabasını yaralar. Bu anlamda kurmaca, ancak sahici olanı yok ederek kendine alan açabilir çünkü. Oysa kendi olmak; kendi hikâyesini yaratabilmek ve yaşayabilmekle mümkündür.
Türkiye’nin en büyük sancılarından birinin kaynağı da, tam burada, yani kurmaca geçmiş ile sahici hayatlar arasındaki çatışmada yatıyor. Bu sancının orta yerinde ise Ankara bulunuyor. Gerçi Ankara’nın “geçmiş”inde de sahici hikâyeler var, ama bugünkü Ankara’nın onlarla bir alakası yok.
Ankara, kurmaca ihtirasının dünyadaki devasa örneklerindendir. Hem kendisi bir kurmacadır, hem de kurmaca politikasının sembolü ve merkezidir. Kurmaca politikası derken; kurgulanan bir geçmişin ve onun üzerine kurulan bir kimliğin, ülkede yaşayanların büyük bir kısmına dayatılmasını kast ediyorum. Bu politikanın en etkili aracı, başkalarının hikâyelerini ve hayatlarını yasaklamak ve bastırmaktır.
Şimdi gündemin odağında duran anadilde eğitim ve başörtüsü gibi meseleler, hep yasaklardan beslenen bu kurmaca politikasının açtığı yaralara işaret ediyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.