Geçmiş, yakamıza iyice yapıştı; bu sefer bırakacak gibi görünmüyor. Esasen şiddet dolu travmatik geçmişin bir özelliğidir bu. Siz onunla yüzleşmeye ve hesaplaşmaya yanaşmazsanız, o sizinle hesaplaşmaya başlıyor; mutlaka, ama mutlaka yapıyor bunu, er ya da geç.
Şimdi geçmiş, inatla bizi hesaplaşmaya davet ediyor. Generallerin darbe günlüklerini serdi önümüze önce. Yeterince aymadık, aymazlık gösterdik. Çeşitli bahaneler uydurduk yüzleşmeden kaçmak için.
Ergenekon soruşturmasında üstümüze saçılan delilleri yok saymaya çalıştık. Saklı silahların bulunması için yapılan kazılarla dalga geçtik.
Geçmiş de, bunlara aldırmadı. Şiddetin ve zulmün ana kaynağıyla, yani darbe geleneği ve gerçeğiyle yüzleşmemiz için ısrar etti. Mustafa Balbay’ın günlüklerini çarptı yüzümüze sonra. Her seferinde, bir önceki adımda önümüze serdiği hakikatten kaçmak için üretilmiş bahaneleri de tek tek çökertiyor, tıpkı bu olayda olduğu gibi.
Bunların yetmeyebileceği ihtimaline karşı, geçmiş, somut vahşetlerin ve acıların kemendini savuruyor boyunlarımıza. 12 Eylül’ün idam evrakları açığa çıkıyor; idam edilenlerin sesleri, vicdanlarımıza adreslenmiş birer mektup olarak geliyor bugüne.
Ve bence en önemlisi, kayıplar, kaçırılıp kaybedilenler artık sığmıyorlar gömüldükleri yerlere. Zalimler, onları hayattan çekip aldılar, arkalarında bir iz bırakmadıklarını sanarak. Bu toplum da, onları hafızasından silip atmak istedi. Lakin insanlığın son 30-40 yıllık tecrübesi, her şeyin silinip gidebileceğini, ama kayıpların asla kaybolmayacağını gösteriyor.
Sadece Şili, Arjantin ve Guatemala örneklerine bakmak bile, kayıpların kaybolmama inadını tanımak için yeter.
Belki biz bilmiyoruz, belki bilmek istemiyoruz; ama dünya bizden ibaret değil. Meselâ Türkiye, kayıplar konusunda, sık sık Arjantin’e benzetiliyor “yabancı basın”da.
1976’da bir darbeyle Arjantin’e kâbus gibi çöreklenen cunta, insan hakları ihlalleri kataloguna yeni bir yöntem “hediye etmişti”. Muhalifler veya muhalif olduğundan şüphelenilenler, bizdeki JİTEM benzeri örgütler tarafından kaçırılıyor, çeşitli işkencelerden geçirildikten sonra, uyuşturulmuş halde askerî kargo uçaklarına “yükleniyor” ve okyanusun ortasına atılıyorlardı. “
Arjantin tipi ölüm” olarak adlandırılan bu yöntemle, 30 bin civarında insan “kaybedildi”.
Yazının devamını okumak için tıklayın.