“Bana öyle geliyor ki, sanki tabutumda yatıyorum ve her iki benliğim şaşkın şaşkın bakıyor birbirine.” Bu sözler, 18. yüzyılın son çeyreğinde yaşamış Alman şair Karoline von Günderrode’ye ait.
Bu topraklarda, çoğulcu bir demokraside barış içinde eşitçe birlikte yaşamayı savunanların ruh haline tercüman olduğunu düşünüyorum bu sözlerin. Bu “toplumun iki benliği” arasındaki ilişkide geldiğimiz yeri anlatıyor sanki. Işığı sönen her göz, bizleri de zifiri bir karanlığa sürüklüyor; kaybettiğimiz her can, bizi biraz daha yok ediyor.
“Barış umudu”yla başlayan bir yolculukta yine gerekli mesafeyi kat edemedik, hatta “ters yön”e girdik. “Savaş”ı sona erdirecek cesareti ve feraseti gösteremedik, bir kez daha o lanetli eşiğe geldik dayandık.
“Umut rüzgârları”nın kabarttığı heyecan ve iyimserlik dalgaları gemimizi “barış limanları”na götürmüyorsa, “savaş kasırgaları” daha güçlü esmeye başlar. Yeniden patlayan her silah, yiten her yeni can, yeniden akan her damla kan, öfke ve nefret duygularını şahlandırır. İnsanlığın çok acı tecrübelerden çıkardığı basit derslerden biridir bu.
Giderek büyüyen bir nefretin, sürekli bilenen bir öfkenin soyut hedeflerle tatmin edilmesi çok zordur. Öfke ve nefret kabardıkça, somut hedefler arar.
Böyle havalarda yazıya oturduğum zaman, elim kendiliğinden Hans Magnus Enzensberger’in İç Savaş Manzaraları adlı kitabına uzanıyor. Daha kitabın ilk sayfasında yazar, “nefretin somut hedefi”nin ne olabileceğini, sözü hiç dolandırmadan söylüyor: “İnsanın, nefretini tanıdıklarına, en yakın komşularına yöneltmesi psişik yönden de daha tatmin edicidir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.