1 Eylül, “Dünya Barış Günü” olarak kabul edilir; en azından belli ülkelerde ve çevrelerde. Başka “barış günleri” de var. Mesela Katolik Kilisesi için “Dünya Barış Günü” 1 Ocak’tır. Bir de Birleşmiş Milletlerin “Uluslararası Barış Günü” olarak ilan ettiği bir tarih var; o da 21 Eylül’dür.
1 Eylül, Alman ordusunun Polonya’ya saldırdığı ve böylece 2. Dünya Savaşı’nı başlattığı tarihtir. Savaşın ardından kurulan yeni dünya düzeninde, 1 Eylül, başta Doğu Almanya olmak üzere “sosyalist blok”a dâhil ülkelerde “savaşı lanetleme” faaliyetlerinin yapıldığı gün haline geldi. Bu program, bir süre sonra Batı Almanya’da da yankı buldu. 1957’nin 1 eylülünde Alman Sendikalar Birliği (DGB), “savaş, bir daha asla” parolasıyla anma etkinlikleri başlattı. Zamanla 1 Eylül, “Savaş karşıtlığı Günü”nden “Dünya Barış Günü”ne evrildi ve bu adıyla yaygın kabul gördü.
Bu tür günlerin, içi boş ritüellere dönüşme ihtimali her zaman vardır. Oysa bir günün böyle özel kılınmasında amaç, önemli bir meseleye, acil bir ihtiyaca bütün dünyanın dikkatini çekmektir. Ancak takvimin neredeyse her yaprağının bir “özel gün”e tahsis edildiği bir dünyada, insanların dikkatlerini bir noktaya yoğunlaştırmak hiç de kolay değildir. Böyle günlerde yapılan konuşmalar da, yazılan yazılar da, pekâlâ görev savma kabilinden bir nutuk iradı olarak algılanabilirler. Ben bu riski göze alıyorum ve 1 Eylül vesilesiyle “barış”a dair bir şeyler karalamak istiyorum.
Latincede bir deyim var: “Si vic pacem, para bellum.” Türkçe meali: “Barış istiyorsan, savaşa hazırlan!” Bütün Soğuk Savaş dönemi boyunca, her iki blokta da silahlanma yarışı, bu anlayışla meşrulaştırılmak istendi. Aslında düzenli orduların tarih sahnesine çıkması da aynı mantıkla açıklanır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.