Dinî bayramlar, hemen herkes gibi bana da en çok çocukluğumu düşündürür. Kalabalık ev halleri, bayramların solmaz fotoğrafıdır. Kimse sıra beklemez konuşmak için. Kimin ne dediğinin pek önemi yoktur; önemli olan birbirine sesle uzanmak, ses üzerinden dokunmaktır. Sözcükler değil, sestir esas olan.
İnsanları seslerinden tanımak için, bulunmaz bir talim ortamıdır o kalabalık ev halleri. Büyümeme eşlik eden, öykümü işleyen insanları düşündüğümde, yüzlerinden önce seslerini hatırlarım. Bir kısmı göçtü gitti bu dünyadan. Onların yüzlerini hafızamda canlandırmak giderek zorlaşıyor. Ama sesleri, kulağımın dibinde gibidir; zira benliğime işlemiştir.
Evden eve taşınan o kalabalık hallerin rengi sestir. O sesin ruhu da, anadilidir. Zaten o kalabalıkları bir arada tutanlar da, annelerden başkaları değildir. Anadili de, esasen annelerden ve o kalabalıklarda öğrenilir. Ortega Y Gasset’in dediği gibi, “her zaman ve son elde anadil olan dil, dilbilgisi kitaplarından ve sözlüklerden değil, insanların söylediklerinden öğrenilir”. Ben de, anadilim olan Arapçayı böyle öğrendim.
Çocukluğumun kalabalığını oluşturanların çok büyük bir bölümü, Nusaybin’de yaşamıyor artık, İstanbul’a yerleşti epey zamandır. Bayramlarda İstanbul’a giderken, aslında o kalabalığa giderim. Yine toplanırız, çoğu kez de annemin evinde. Yine Arapça konuşur herkes; konuşur demek doğru değil, ses verir, gürültü yapar. Bu ortamda değilsem herhangi bir bayram, o bayramı bayram olarak hissedemiyorum bir türlü.
Bir de “sokakların sesi” var çocukluğumun bayram günlerinden unutamadığım. Anadilimiz, arkadaşlarımızın anadilleriyle buluşurdu sokaklarda.
Yazının devamını okumak için tıklayın.