Yirmi beş yıl önceydi, Almanya’ya gitmiştim, bir yıl kalmak üzere! Başka ülkelere de gittim o süre zarfında. Türkiye’den gitmiş çok insan tanıdım, çok hikâye öğrendim! Sürgün ve mülteciydi o insanların çoğu! Beklemediğim, şaşırdığım bir şey değildi bu. Memleketin ve memleket insanının “normal”i haline gelmişti sürgünlük ve mültecilik. Memleket, tank paletlerinin altındaydı. Kaçamayanlar mezara ve mahpusa girmişlerdi; kaçabilenler ise sürgüne! Bir de dağa çıkanlar vardı; ki bunların da bir kısmı, sonradan o ülkelere sürgüne gideceklerdi.
O ilk gidişimden iki yıl sonra, yine ilkinde olduğu kadar kalmak üzere gittiğimde Avrupa’ya, manzara pek değişmemişti.
Her yıl giderim oralara; bazen birkaç günlüğüne, bazen birkaç haftalığına. Zamanla memleket azıcık “normalleşti”; mülteci ve sürgün sayısı azaldı. Dönenler de oldu; oralarda yerleşikliği tercih edenler de! Hâlâ dönemeyenler de vardı şüphesiz, yani sürgün ve mülteci kalanlar. Ama onlar artık “normal”i temsil etmiyorlardı.
Geçen hafta yine oralardaydım. Birkaç günlük bir yürüyüş yaptım Brüksel’in, Köln’ün, Bonn’un, Mülheim’ın insan manzaralarından içeriye. Sürgün ve mülteciler yine varlardı. Ama şaşırdım; sayıları artmıştı! Yaşları ve yüzleri, daha öncekilerden farklıydı! Daha birkaç ay önce gelmiştim, ondan önce de gelmiştim ve ancak şimdi böylesine şaşırarak fark edebildim! Utandım! Memlekette hâlâ “normal” gitmeyen bir şeyler vardı gerçi; lakin epeyce bir süredir “normalleşme”ye doğru hızla akıyordu dereler! Hangi bahçeyi suluyordu peki o “normalleşme” suları?
Bilmiyor değilim, sıkça da yazarım, bu memleket, ancak kanayan en derin yaramız sarılınca, yani bu savaş bitince “normalleşebilir”.
Yazının devamını okumak için tıklayın.