Ayhan Çarkın, bir dönemin kirli sicilini aydınlatmak için her fırsatta konuşuyor. Korkunç cinayetleri bütün ayrıntılarıyla anlatıyor. Cinayetlerin işleniş biçimi, yeri ve tarihi konusunda somut bilgiler veriyor; katillerin isimlerini belirtiyor.
Söylediklerinin ciddiye alınmasını engellemek için, kendisine “meczup” muamelesi yapıldı; menfaat karşılığı yalan söylediği iddiaları atıldı ortaya. Ama o, konuşmaya devam etti; daha fazla ayrıntı verdi.
Çarkın’ın anlattığı cinayetler ve bu cinayetleri mümkün kılan bağlantılar, aslında kimsenin meçhulü değil. Kendisinden önce de konuşanlar, ayrıntılı itiraflarda bulunanlar oldu, Abdulkadir Aygan gibi. TBMM Araştırma Komisyonu Tutanakları, Kutlu Savaş Raporu gibi belgelerde de yığınla bilgi var bu konuda. Daha da önemlisi, toplumsal hafızanın bastırılmış kısmı, zaten o kirli savaş yöntemlerinin nasıl işlediğini ve kimlerin bundan sorumlu olduğunu depolamıştı. Yani “herkes her şeyi biliyor” dersek, abartmış olmayız.
Lakin o dönemden ve sorumlularından hesap sormak için bütün bunlar yeterli olmadı. Mağdurların ve yakınlarının anlatımları ve feryatları, tek başına dokunulmazlık zırhını delecek bir etkiye ulaşamayabiliyor. Bazen kirli savaş ekibinin ve cinayet ağının içinden tek bir kişinin itirafları, bütün o belge, bilgi ve feryattan çok daha fazla etki yaratabiliyor; suç tuğlalarından örülmüş duvarın sarsılmasını, hatta yıkılmasını sağlayabiliyor.
Arjantin’de öyle oldu meselâ. 1976- 1983 yılları arasında hüküm süren askerî cunta, inanılması güç vahşet uygulamalarına başvurdu. “Kaybetme” diye adlandırılan insanlık suçu, bu cunta tarafından geliştirildi. Kaçırılan kişiler, gizli/illegal gözaltı merkezlerindeki işkence seanslarının ardından uyuşturularak kargo uçaklarına bindiriliyor ve canlı canlı okyanusa atılıyordu.
Bu şekilde kaybedilen/katledilen kişilerin sayısı bugün hâlâ tam olarak bilinmiyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.