CHP’deki gelişmeler, gerçekten de baş döndürücü ve en iddialı “CHP uzmanları”nı bile kontrpiyede bırakacak denli şaşırtıcı. Gelişmeleri tetikleyen “kaset olayı”nın planlı bir hareket olduğu aşikâr. Ancak bu çirkin “komplo”yu hangi mahfiller tezgâhlamış olurlarsa olsunlar, olayların düne kadarki akışını ve bundan sonraki seyrini bütünüyle planladıklarına inanmak çok zor. Komplo teorileriyle açıklanmaya en müsait süreçlerden biri gibi görünmesine rağmen, bu yöntemden uzaklaşmadan mevcut ve muhtemel gelişmeleri anlamlandırmak bana imkânsız geliyor. Bu nedenle, meseleye “tek olay” penceresinden ve “görünmez bir iradenin müdahalesi” ekseninden yaklaşmak yerine, tarihsel sürecin özelliklerine ve nesnel dinamiklerin işleyişine bakmakta yarar vardır.
Bir süredir yaşadığımız sarsıntılar, “otoriter modernleşme projesi”nin sonuna yaklaşmamızla bağlantılı. 1999’da başlayan AB’ye tam üyelik süreci, bu projeden Batı tipi demokratik bir yapıya geçilmesi bakımından bugüne kadarki en ciddi “kırılma noktası” olma potansiyelini taşıyor.
Türkiye’nin de dahil olduğu “tepeden inme modernleşme modelleri”nin ayırt edici vasfı, sistemin demokratikleşmesini ve demokratik kültürün yerleşmesini engelleyen ya da aşırı derecede zorlaştıran otoriter bir sisteme yol açmalarıdır. Bu modellerin tümünde toplumsal ve siyasal yaşam, değişen ölçülerde de olsa, “devlet merkezli” yapılarla düzenlenir. Burada toplum, şekil verilecek bir hamur, sürekli kontrol altında tutulacak bir mahcurdur; bu nedenle, siyasetin öznesi değil, izleyicisi ve/veya alımlayıcısı konumunda olmalıdır. Toplumun bu konumda tutulabilmesi için de, siyasal alanın işlevsizleştirilmesi veya aşırı daraltılması gerekir.
CHP, bu sistemin kurucusu ve kollayıcısı olarak doğmuştur; küçük sallanmalar dışında bu rolüne büyük ölçüde sadık kalmıştır. Baykal’la başlayan ve giderek onunla bütünleşen dönemde, özellikle de 2002 seçimlerinden sonra “rejimin bekçiliği”ni tek misyon olarak benimsemiştir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.