Kürt sorununda “şiddeti sona erdirme”nin yolları ve şartları üzerine çok şey söylendi, söyleniyor. Lakin şiddet, hâlâ en büyük hakikatimiz olmaya devam ediyor. Bu ülkenin son çeyrek asırlık tarihinde şiddetin neredeyse her türü tecrübe edildi; çok acılar çekildi, ağır bedeller ödendi. Bu tecrübelerden, şiddetten kurtulmayı sağlayacak dersler çıkarmış olmamız beklenirdi; ama durum öyle değil. Belki de asıl mesele, “şiddetsiz bir hayat”, daha doğrusu “şiddetten arınmış bir Kürt sorunu” hayal etme becerimizin iyice zayıflamış olmasında yatıyor. Pınar Kür’ün bir öyküsündeki sözlerle ifade etmek gerekirse; “yaşarken üzerinde bile durmadığımız, ama hep ayağımıza takılıp bizi tökezleten binlerce ayrıntıdan koskoca bir mutsuzluk edindik”. Şimdi sanki bu “mutsuzluğa” alıştık; “mutluluk” fikri bizi ürkütüyor, hatta hırçınlaştırıyor.
Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlerin potansiyel bir şer odağı olarak görülmesi, her taleplerine “şiddet”le cevap verilmesi, bu “mutsuzluğun” en önemli kaynağını oluşturuyor. 12 Eylül, bu politikayı doruk noktasına taşıdı; uyguladığı sınırsız vahşetle “karşı şiddet”e güçlü bir meşruluk zemini sundu. PKK, bu “karşı şiddet”in şimdiye kadarki en güçlü temsilcisi olarak ortaya çıktı. Devlet, PKK’nın çıkışını, kendi şiddet politikasını sürdürmenin bahanesi saydı. Sıkıyönetim, olağanüstü hal gibi “anayasal rejimler”i devreye soktu. Onlar da yetmedi, 1990-1995 arasında “savaş hukuku”nu bile hiçe sayan yöntemlere sarıldı. Bu politikalar, PKK’yı bitirmek bir yana, daha da güçlendirdi; yok sayılan Kürt sorununun her yerde tartışılmasına yol açtı. Bu durum, “karşı şiddet”in, Kürt sorununun gündeme gelmesini sağlayan en etkili yöntem olduğu algısının küçümsenmeyecek bir çevrede yerleşmesine yol açtı. Tersinden söylersek, Kürtlerin kayda değer bir kesiminde, “şiddet olmazsa, Kürt sorunu konuşulmaz” inancı yaygınlaştı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.