İnegöl ve Dörtyol’dan gelen görüntüleri izlerken, hafızamda ağrı dolu bir karmaşa hissettim. Bu memleketin yakın ve uzak geçmişinde yaşanmış benzer olaylara dair kareler canlandı zihnimde. Bu kanlı tarih şeridinin başı, 1915’e takılıyor ısrarla. Onu izleyen görüntülerle şerit uzayıp gidiyor: 1934’teki “Trakya pogromu”, 1955’teki 6-7 Eylül “olayları”, 1978’deki Maraş katliamı, ondan hemen önce Malatya’da ve sonra Çorum’da gerçekleştirilen katliamlar, 1993’teki Sivas katliamı...
Bu “olaylar”ın belli özgül yanları ve sonuçları var şüphesiz. Ama hepsinin işaret ettiği bir ortak nokta var. Onu da kısaca şöyle açıklayabiliriz: Linç pratikleri, bu ülkenin siyasal/toplumsal kültürünün güçlü bir bileşenini oluşturuyor. Linç, bir yandan bir tahakküm ve tasfiye aracı olarak işlev görürken, diğer yandan bir yönetim tekniği olarak kullanılıyor.
Son 10-15 yılda pek çok linç girişimi yaşandı bu ülkede. Bunların bir kısmı “aşırı solculara” yönelmiş görünse de, tamamının esasta Kürt sorunuyla ilişkili olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Açıkçası linç girişimleri, münferit veya belli kişileri değil, doğrudan bir kitle olarak Kürtleri hedef alıyor.
Önceleri PKK’ya öfke maskesi altında sergilenen şiddet ayinleri, uzunca bir süredir Kürtleri kovmaya dönük “pogrom provaları”na dönüşmüş durumda. Esasen ırkçı ideologlar ve propagandistler de, yine epeyce bir zamandır “zorla kovmak” ve/veya “mübadele” gibi yöntemleri açıkça telaffuz ve teşvik ediyorlar.
Irkçılık ve nefret söylemi, giderek olağanlaştı bu sayede. Üstelik sadece belli ya da malûm kesimlerle sınırlı da kalmadı. Ulusalcılarla kıran kırana bir mücadele içinde olan ve geleneksel milliyetçilerle arasına mesafe koymaya çalışan AKP’de de sözcüleri var bu söylemin.
Yazının devamını okumak için tıklayın.