Türkiye’nin de dahil olduğu “tepeden inme modernleşme projeleri”nin en önemli özelliği, toplumu sürekli kontrol altında tutacak mekanizmalara dayanmalarıdır. Bu mekanizmaların amacı, toplumu belli bir kalıba sokmak ve o kalıpta tutmaktır. Vesayet dediğimiz şey de, bu kontrol ihtiyacının kurumsallaşmasını ifade eder.
Her sistem kurumlarla çalışır, ama sadece onlara dayanarak varlığını sürdüremez. Sistemin devamı, toplumun da buna katkı yapmasına bağlıdır. Hiçbir sistem, sadece baskı ve zorla ayakta kalamaz. Bütün sistemler, toplumdan kabul görmek isterler; yani toplumun “rıza”sına muhtaçtırlar. “Rıza”nın en güvenilir ve rahatlatıcı yolu, sistemin meşru olduğu inancını yerleştirmektir. Ama tek yol bu değildir. Sistem, mesela “kaçınılmazlık” duygusu yayarak veya “alışkanlıklar” yaratarak da, sürekli zora başvurmadan işleyebilir. Yani toplumun geniş bir kesimine “bu sistemden kurtulma çaresi bulunmadığı” veya “bu sistem giderse, yerine mutlaka daha kötüsü gelecektir” fikrini kabul ettirerek de yola devam edebilir.
Tepeden inme modernleşme projelerinden türeyen sistemlerde, yönetmenin başlıca yöntemi “toplum mühendisliği”; rıza üretiminde kullanılan en etkili vasıta da “hafıza mühendisliği”dir. Türkiye’de cumhuriyet modernleşmesinin kurucu babaları, bu projenin başarısının, “hafızasız bir toplum” yaratmaktan geçtiğine inanıyorlardı. Bu düşünce, adeta bir varlık felsefesi haline getirildi ve bunu hayata geçirecek bir metodoloji yaratıldı. Bu toplumun bütün fertleri, bu tedrisattan geçirildi, böyle sosyalleşti.
Bu metodoloji, kavramların da bir hikâyesinin bulunduğu ve bu hikâyenin kavramların anlamını biçimlendiren bir etki, bir işlev gördüğü fikrini dışlamış; toplumun bu fikre yabancı kalmasını sağlamaya çalışmıştır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.