“Yaşarken üzerinde bile durmadığımız, ama hep ayağımıza takılıp bizi tökezleten binlerce ayrıntıdan koskoca bir mutsuzluk edinmiştim.”
Pınar Kür’ün bir öyküsünde okumuş ve not etmişim bu cümleyi; ama öykünün adı yok notlarımda.
Yine Pınar Kür’ün bir öyküsünden not ettiğim şu sözler, bireysel hayatlar için bu mutsuzluğun uç noktalarından birini ehliyetle tasvir ediyor:
“Şişe içinde ırmağa atılmış bir mektup gibiyim. Hem ırmağın içindeyim, hem ona bir katkım yok. Hem diyeceğim bir şeyler var şişenin içinde, hem ırmağın bundan haberi yok. Hem ırmak beni bir yerden bir yere götürüyor, hem gittiğimiz yönü ben saptayamıyorum. Hem ırmak bana dokunuyor, hem ben ırmağa dokunamıyorum. Birbirimize değmiyoruz.”
Gabriel Josipovici’nin, Dokunma adlı kitabının bir bölümünde işlediği “hücre hapsi” metaforu da bu hale uygun düşüyor:
“Hücre hapsi; dört duvarı, kilitli bir kapıyı ve bir gardiyanı gerektirmez; yalnızca dünyayla olan doğal karşılıklılık duygumuzu yitirmemiz ... yeterlidir.”
Dino Buzatti’nin, tümüyle bu hapsi ve onu “hep ayağımıza takılıp bizi tökezleten binlerce ayrıntıdan” nasıl ürettiğimizi anlatan şaheser romanı Tatar Çölü’nü anmadan geçmek olmaz!
Dokunmak, bir anlamda köprüler kurmak demektir; kendimizle hayatımız arasında, hayatımızla diğer hayatlar arasında! Dokunmak, bu nedenle kendimizle daha çok buluşmaya, daha bütün olmamıza yardım eder.
Toplulukların “toplum” haline gelmesi, yani “toplumsallığın inşası” açısından da, bu köprüler çok önemlidir. Zygmunt Bauman, şöyle tarif ediyor köprülerin bu işlevini:
“Güçlü ve devamlı köprüler olmayınca, ... özel dertler ve acılar bir birikim oluşturmaz ve yoğunlaşıp ortak davalar haline gelmezler.
Yazının devamını okumak için tıklayın.