Toplumsal süreçleri değerlendirirken, “karşılaştırmalı yöntem” çoğu zaman iyi sonuçlar verir, yeni ufuklar sunar. Tabii bunun ön şartı, karşılaştırılacak örnekleri isabetle seçmektir. İkinci şart da, örnekleri aynılaştırma ve olayları indirgeme gibi tehlikeli tuzaklardan sakınmaktır.
Türkiye’deki gelişmeleri, siyasi aktörlerin bu gelişmeler karşısındaki konumunu ve tabii CHP’nin durumunu da bu yöntem yardımıyla tartışmakta fayda olduğunu düşünüyorum, ama aklıma gelen örnekler konusunda mütereddidim. Yine de denemek istiyorum.
Örneğim, Fransız Devrimi ve özellikle onun sonuçlardır. Fransız Devrimi’nin pek çok sonucu vardır. Bunlardan bir tanesini, Immanuel Wallerstein’ın yorumladığı şekliyle, Türkiye’nin son on yıllık tarihine uyarlayabiliriz.
Wallerstein’in analizini kısaca ve biraz da mealen özetleyeyim: Devrimin dünya sistemi açısından başlıca sonuçlarından birisi; değişim, yenileşme, dönüşüm olgusunun siyasi arenanın “normal” bir gerçeği olduğu fikrini ilk defa kabul edilebilir kılmış olmasıdır. Kuşkusuz herkes bu yeni gerçeklik karşısında aynı tepkiyi vermedi. Kimileri hoş karşıladı, kimileri reddetti, diğerleri nasıl davranacağını bilemedi. Fakat meydana gelen değişikliğin derecesinden habersiz insan sayısı pek azdı. Siyasi dönüşümün kaçınılmazlığını fark etmek, bir şok etkisi yarattı. Büyük ideolojiler de, insanların bu yeni durumun üstesinden gelmek için seçtikleri yollardan biri olarak ortaya çıktılar.
Umarım bu özetle Wallerstein’a haksızlık etmemişimdir. Neyse, gelelim Türkiye’ye! Cumhuriyet’in kuruluş sürecine asli rengini veren “otoriter modernleşme” projesi, tek parti döneminde kurumsallaştı. Çok partili dönemde ise, bu proje, Soğuk Savaş sayesinde ve onun gereklerine uyarlanarak sürdürüldü.
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, bütün dünyada esen değişim rüzgârlarının Türkiye’yi de etkilemesi kaçınılmazdı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.