Referandum tarihi yaklaştıkça, tartışmaların odağı da değişiyor. Kampanyalar ve meydan konuşmaları daha fazla öne çıkarken; oylanacak şeyin ve bizatihi bu oylamanın anlamı geri plana düşüyor. Parti liderlerinin, bu “anlam” üzerinde durmak yerine, seviyesiz atışmalara gömülmeleri bunda önemli rol oynuyor. Bazı kişi ve çevreler de, tutumlarını kampanyanın bu haline atıf yaparak meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Özellikle değişikliğe destek olmayı içine sindiremeyen, fakat açıkça karşı çıkmayı da türlü nedenlerle tercih etmeyenler, Tayyip Erdoğan’ın üslup ve sözlerini gerekçe göstererek “evet”ten kaçma çabasına girdiler.
Anayasa değişikliğini, “eski rejim”den ayrılma yönünde atılmış bir adım olarak görüyor ve destekliyorum. Bu değişikliğin baş savunuculuğunu yapan AKP’nin, “yeni arayışı”nın ruhuna uygun bir kampanya yürütmesi, demokrasi kültürünün yerleşmesi açısından şüphesiz çok iyi olurdu. Ama bunu yapmıyor; daha doğrusu yapamıyor. Zira AKP de, “eski rejim”in siyaset okulunda yetişti; yani siyaset yapma tarzı açısından, AKP de bu rejimin öz evladı sayılır. Cemil Çiçek gibi, eski rejim okulunun en parlak öğrencilerine kuruluşundan beri partinin ve ayrıca hükümetin en hassas yerlerinde görev vermesi bile, başlı başına bir göstergedir. Bu figürler, AKP’nin sıkıştığı zaman, merkez siyasetin kutsal paydası olan milliyetçiliğe selam çakmasını kolaylaştırdıkları için vazgeçilmez bir konumda duruyorlar.
Ama bundan fazlası da var. Bir defa, AKP de, Türkiye’de siyasal kültürün önemli bir bileşeni olan “muhalefete tahammülsüzlük” hastalığından azade değildir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.