MÜNSTER– Fransız tarihçi Fernand Braudel, edebî üslubun akademideki en usta temsilcilerindendir. En karmaşık ve hatta sıkıcı konuları bile, şiir tadında anlatır. Zarafetin ironiyle harmanlandığı bu üslup, en uç(uk) tezleri bile ikna edici şekilde iletir okurlara.
Braudel’in eserleriyle, 1987’de Münster’de tanıştım. Buna aracılık eden de, o zamanlar yeni tanıştığım Dietrich’ti. Bir haftadır yine kızım Dicle’yle Münster’deyim. Dietrich’le gecenin geç vakitlerinde çıktığımız uzun bisiklet gezilerinden birinde, söz yine Braudel’e geldi. Dünya Kupası’ndan konuşuyorduk. Milli takımların futboldaki sempatikliği ve başarısı ile o ülkenin toplumsal ve siyasal kültüründeki gelişmeler arasında sıkı bir münasebet bulunduğu tezini kanıtlayacak örnekler sıralıyordum. Tezin özü kabaca şu: Bir ülkenin toplumsal ve siyasal hayatında özgürlükçü ve demokrat değerler güçlendikçe, o ülkenin futbol milli takımı da daha güzel oynamaya başlıyor ve daha başarılı oluyor. Özgürlükçü/demokrat değerlerdeki düşüş, futbola da bir çöküş olarak yansıyor.
Şimdi Braudel’e dönelim. Der ki Braudel mealen, “Batı Roma’nın hiçbir zaman yıkılmadığını iddia eden tarihçileri severim”. Bir tarihçi olarak ispatlayamayacağı tezleri böylece ironi dolu bir zarafetle seslendirmiş ve dahi savunmuş oluyor.
Futbol ile siyasal/toplumsal kültür arasında böyle bir etkileşim bulunduğuna dair kanıtlar ararken, Dietrich bana Braudel’in bu sözünü hatırlattı gülerek. Haklı aslında. Zira o ilişkinin tutarlı ve doğrusal bir seyir izlediğine dair örnekler kadar, aksini gösteren vakalar da zikredilebilir. Ben yine de, “futbol mili takımlarının güzel oynamalarının ve başarılı olmalarının, demokratik ve özgürlükçü bir toplumsal/siyasal kültürün varlığına bağlı olduğunu” iddia edenleri seviyorum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.