İsrail, “güvenlik devleti” tanımlamasına en uygun örnektir. “Güvenlik” kavramı, İsrail devleti açısından, sıradan bir asayiş meselesine işaret etmez sadece; esas itibariyle, bir ideolojik harç işlevi görür. İsrail devletinin aklına damgasını vuran bu ideoloji, devletin bütün kurumlarının reflekslerini de belirliyor.
İsrail’in yönetici elitleri, devletin kuruluşundan beri, bu ideolojiyi canlı tutmak için, başlıca iki faktörü sonuna kadar kullandılar. Bunlardan biri, Nazilerin Yahudilere yaptığı soykırımdır; diğeri de, ABD’nin Ortadoğu’daki güvenlik hesaplarıdır. Buradan üretilen propaganda ve program hiç de karmaşık değil: Yahudilerin bir daha böyle vahşi bir uygulamaya hedef olmamaları için, İsrail’in her ne pahasına olursa olsun varlığını sürdürme ve güvenliğini sağlama hakkı vardır. Ver her ne yaparsa yapsın, ABD onun arkasında duracaktır.
Bu propaganda ve program, bir savaş ve zulüm makinesi yarattı. İsrail devleti, “öldürmeyeceksin” emrinden bile muaf tutuldu. Öldürdükçe, zalimleşti; zalimleştikçe öldürdü. Önce Soğuk Savaş döneminin “dehşet dengesi”nde ABD’nin, vazgeçilmez müttefiki olduğunu bilmenin rahatlığıyla yaptı bunu. Sonra 11 Eylül saldırıları üzerine yürürlüğe konan “Bush doktrini”nin ve onun “global olağanüstü hal rejimi”nin koruyucu şemsiyesinden yararlandı. Özellikle bu dönemde ABD’nin, “güvenlik ideolojisi”ni global düzlemde fütursuzca hâkim kılmaya yönelik operasyonları, İsrail’i iyice pervasızlaştırdı. İsrail devleti, “sınırsız yok etme hakkı”na sahipmiş gibi davranmaya başladı. Çoluk-çocuk, kadın-erkek, eylemci-sivil demeden Filistinlileri, Lübnanlıları katletti, evlerini yıktı, yaşam imkânlarını tarumar etti.
Yazının devamını okumak için tıklayın.