Hrant, yasak düşlerin su yüzlü, şiir ruhlu haylaz çocuğuydu; dilsizleştirilmiş acıların, “söylenmemiş sahipsiz şarkı”ların duru ve vakur sesiydi.
O bir “sevdalı bir menekşe”ydi; “eflatun/ özgürlükte açan/ inci kolyelerle/ süslü/ boynuna hiç ölüm yakışmazdı ki”. Ama vuruldu, “bir eflatun ölüm” oldu!
Bir dizi darbenin ardından gelmişti, onların toplamıydı bu cinayet; on yıllardır vurulan darbelerin özetiydi o kurşunlar. Ve cinayet devam ediyor!
Hrant, bir “hakikat anlatıcısı”ydı. Bir de ve belki asıl bunun için katledildi. Hakikatin, özgürleşme ve adalet için hayati önem taşıdığını çok iyi biliyordu. Dünyanın dört bir yanından milyonlarca insanın acı deneyimleriyle ve haksızlıklara karşı mücadeleyle demlenmiş ortak dilinden süzülen “hakikat olmadan adalet olmaz” şiarının bu topraklardaki yankısı olmuştu bu nedenle. Onunla birlikte “hakikati” bir kez daha öldürmek ve hakikatin sesini kısmak istediler. Şimdi de katlinin ardındaki hakikati karartmak istiyorlar. Hakikatle karartılınca adalet de katledilir.
Varlığı tarifsiz bir zenginlik, yokluğu dinmeyen bir sızı! Cinayetin üstünün hâlâ kapkara bir şalla örtülü olması, bu sızıyı derinleştiriyor. Cinayeti karanlıkta bırakmak, hakikatin ortaya çıkmasını ve adaletin gerçekleşmesini engellemek; bu cinayetin sorumluluğunu paylaşmakla aynı anlama geliyor.
Adaletsizlik, insan onuruna vurulan darbelerin en kadim ve apaçık ifadesidir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.