“Oturmuş unutulmuşluklarının koltuklarına
seyrediyorlar günümüzün kepazeliklerini
ağlamaktan şişmiş gözlerle...” (Juan Gelman)
Bir yakınınızın, sevdiğiniz birinin, canınız ciğeriniz olan bir insanın yaşayıp yaşamadığını bilmemek; ölüm acısından öte bir yaradır. Hayatından umudu kestiğinizde, ölüsünü görememek ve gömememek de öyledir.
Kayıplar, yakınları için sürekli kanayan bir yaradır. Bu yarayı açmak, bir toplum için utançtır. Bu yarayı hep açık tutmak ise daha büyük bir utançtır.
Musa Anter’in ilk eserinin adı
Birîna Reş, yani
Kara Yara’dır. Anter, 1959’da cezaevindeyken Kürtçe kaleme aldığı bu tiyatro metninde, yaraların en kötülerini anlatır.
Kayıplar, bu ülkenin “
kara yarası”dır. Bu yara sarılmadıkça, bu toplum huzur bulamaz, barış yüzü göremez.
Topraktan kafatasları çıkıyor, kemikler fışkırıyor. Toplu mezarların yerini gösteren haritalar çiziliyor. Toprak bile isyan ediyor, lakin onun üstünde yaşayanlar bir türlü sarsılmıyor.
1990’larda insanları kaçırıp hunharca katledenlerin kimler olduğu biliniyor aslında. Bir sürü itiraf, yığınla delil var ortada. Zaten o kadar pervasızdılar ki, geride iz ve delil bırakıp bırakmamayı umursamadılar bile. O korkunç cinayetleri işleyenlerin ve işletenlerin büyük bir kısmı aramızda yaşıyor.
Evet, bu kara yarayı açmak bir insanlık suçudur.
Yazının devamını okumak için tıklayın.