KCK davasının bir “siyasî yargı” örneği olduğunu pek çok kimse kabul ediyor; bunu açıkça söylemeyenler de, bu tezi çürütecek gerekçeler ileri süremiyorlar.
KCK operasyonlarının başladığı günlerde ve izleyen zamanlarda yapılan tartışmaları hatırlayalım. Bir kesim, bu operasyonların “demokratik açılım”ın başarıya ulaşabilmesi için gerekli ve yararlı olduğunu savunuyordu. Bu görüşte olanlara göre, şiddetin ve sokağın kontrol altına alınması, BDP gibi yasal siyasî aktörlerin elini güçlendirecek; bu ise, “çözüm”ü kolaylaştıracaktı.
Bunun bir “siyasî hesap” olduğu aşikârdır. Hükümet de bu hesabın cazibesine kapıldı; “güvenlik aygıtı”nı harekete geçirdi. Deliller uyduruldu, gözaltılar gerçekleşti ve top yargıya atıldı. Yargı da, bu hesaba uygun davranarak tutuklama kararları verdi.
Bir “siyasî hesap”la başlayan soruşturma sürecinden sonra açılan davanın, “siyasî yargı” şüphesinden kurtulması imkânsızdır. Siyasî yargının en yalın ve yaygın anlamı; bir grubun, yargı yolu ve teknikleri kullanılarak tasfiye edilmek istenmesidir. Bu tür davalarda, kanun önünde eşitlik, yargının tarafsızlığı gibi ilkeler ve adalet gibi değerler bir çırpıda harcanır.
Ancak “siyasî davalar”, onlardan medet umanlar için hiç de tekin araçlar değildir. Duruşmalar bir kez başlayınca, davanın bir “bumerang”a dönüşmesi, yani onu kullanmak isteyenleri vurması da düşük bir ihtimal değildir.
“Tarihteki büyük siyasî davalar”a baktığımızda, bunların basit birer hukuk ve yargılama meselesi olmaktan hızla uzaklaştıklarını, toplumsal ve siyasal gerilim hatlarıyla buluşarak derin sarsıntılar yarattıklarını görürüz.
Yazının devamını okumak için tıklayın.