Yirmi-yirmi beş yıl öncesine kadar hafızayı ulusal sınırlar içinde ve kontrol altında tutmak mümkündü. Geçmişte yaşanan olaylardan hangilerinin nasıl hatırlanacağına, büyük ölçüde ulusal otoriteler karar veriyorlardı. Tabular yaratmak ve bu tabuları hukuksal araçlarla koruma altına almak o kadar zor değildi.
Lakin hafıza üzerindeki ulusal tahakküm devri artık kapandı, kapanıyor. Soğuk Savaş’ın yarattığı gayrı ahlâkî sığınakların önemli bir kısmı yıkıldı. İletişim alanındaki gelişmeler, yalanın saltanatını ciddi biçimde sarsıyor.
Kimileri, hafıza ve hatırlama alanında son yıllarda yaşanan gelişimi, “ulusal hafızadan kozmopolit hafızaya geçiş” olarak adlandırıyor. Bazıları başka tanımlamalar yapıyor. Meselâ Alman filozof Otfried Höffe, “eleştirel dünya hafızası” kavramını tercih ediyor.
Höffe, on yıl önce yayımlanan bir kitabında şöyle diyor: “Fetihler, baskı ve sömürüler, kölelik, sömürgecilik ve emperyalizm, Nazi vahşeti, sosyal ve sosyalist devrimler adına sayısız insanın kurban edilmesi gibi büyük şiddet eylemlerine ilişkin hatıralardan bir ‘eleştirel dünya hafızası’ ortaya çıkabilir.” O tarihten bu yana, bu hafızanın daha fazla şekillendiğini söyleyebiliriz.
“Eleştirel dünya hafızası” varsa, onu ayakta tutacak bir sütun da olacaktır şüphesiz. Bu sütuna bazıları “yeni uluslararası moral”, bazıları “evrensel vicdan” diyor. Henüz oluşum sürecinde de olsa, bu “hafıza”, bu “moral” ve bu “vicdan” önemli bir ağırlığa ulaşmış durumda; kimse bunları kolayca yok sayamıyor. Büyük şiddet eylemlerini, insanlık suçlarını, yaygın zulüm uygulamalarını inkâr etmek, bu moral ve vicdan nezdinde ağır bir “ahlâkî suç” sayılıyor. Hangi tür “olayların” inkârının hangi şartlarda hukuken suç sayılacağı, ayrı bir meseledir ve epeyce de tartışmalıdır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.