Şair Eric Ormsby, “Kelimelerin bizden bağımsız, kendilerine ait hususi bir varoluş sürdürdüklerine inanıyorum” der. Doğru, kelimelerin bir tarihi, yani onlara varlık ve anlam veren bir hikâyeleri vardır. Ancak kelimelerle ilişkimiz tek yanlı da değildir. O hikâyeye beslenen sevgi ve saygı, her konuda aynı değildir. Böyle baktığımızda, şairin sözü, edebiyat dünyasında geçerli olabilir. Lakin siyaset, hukuk gibi alanlar bakımından aynı şeyi söylemek çok zor, belki de imkânsız.
Mesela siyasette, hamaset ve belagat geçer akçe sayılır. Her iki halde de, kelimelerin içini boşaltmak esastır. Hukukta da, özellikle yargılama süreçlerinde, kelimeleri eğip bükmek maharet sayılır. Amerikan filmlerindeki duruşma sahneleri, abartılı bir şekilde de olsa, bu vakıanın temsiline dayanır.
Hukuk ile siyaset arasında her zaman bir bağ vardır. Bu bağlantı, genellikle yargılamalar vesilesiyle kamuoyunun ilgisi ve bilgisi dâhiline girer. Ceza davalarının bu açıdan özel bir konumu vardır. Her ceza davasında değil, ama bazılarında bu bağlantı fazlaca görünür hale gelir. Mesela Ergenekon, Balyoz gibi davalar bu türdendir.
Hukuk ile siyasetin böylesine iç içe geçtiği durumlarda, kelimelerin (kavramlar da diyebiliriz tabii) işi hiç kolay değildir. Tartışmalar bazen öyle bir seyir alır ki, kelimeler neye uğradıklarını şaşırırlar.
Son zamanlarda eziyete en fazla maruz kalan kelimelerden biri “masumiyet”tir. Buna yol açan da, Balyoz Davası kapsamında aralarında muvazzaf generallerin de bulunduğu çok sayıda subayın tutuklanması, Odatv baskını ve Soner Yalçın hakkında tutuklama kararı çıkması oldu.
Bu tartışmalarda, masumiyet kelimesi iki açıdan ciddi çarpıtmayla karşı karşıya kaldı. Bir kere, masumiyet ile mağduriyet arasında zorunlu ve otomatik bir bağlantı kuruldu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.