İki hafta önceki yazımda, Odatv baskını ve sonrasıyla ilgili tartışmaları “mağduriyet, masumiyet, meşruiyet” kavramları üzerinden değerlendirmeye çalışmıştım. Bu arada, başka olaylar yaşandı; o gün başlayan dalga yeni boyutlar kazandı. Özellikle Ahmet Şık ve Nedim Şener’in evlerine düzenlenen baskınlar, ardından gelen gözaltı ve tutuklamalar, tam anlamıyla sarsıntı yarattı. Bu gelişmeleri de, yine üçlü bir kavram setiyle tartışmak istiyorum: Meşkukiyet, mesuliyet, meşruiyet!
“Meşkukiyet”le başlayalım! Kelimeyi tanımayanlar olabilir; hemen açıklayayım. Şüphelilik, şüpheli olma hali anlamına geliyor bu kelime.
Şık ve Şener’in de aralarına bulunduğu şahıslar, “Ergenekon üyesi oldukları şüphesi”yle bir operasyona maruz kaldılar. Şık ve Şener’in gözaltına alınıp tutuklanmaları büyük tepki çekti. Bu tepkileri dile getirenlerin büyük bir kısmı, Şık ve Şener’in mesleki geçmişlerine ve siyasi duruşlarına dikkat çekerek, kendilerinin Ergenekon’la ilişkilendirilmesini öfke veya en azından şaşkınlıkla karşıladı. Sonuç itibariyle, bu operasyonun üzerine şüphe bulutlarının ağır gölgesi düştü.
Ergenekon sürecinin tamamını değersizleştirmek için her türlü gayreti gösteren bir kesim zaten var. Bunların dertleri herkesin malumu! Lakin son operasyona “şüphe”yle yaklaşanların önemli bir bölümünün bunlarla bir alakası yok! Tam tersine, Ergenekon soruşturmalarını başından beri destekleyen, demokratikleşme yolunda tarihî bir fırsat sayan insanlar ve gruplar sözkonusu burada. Bu çevrenin ortak paydalarından biri, Ergenekon soruşturmalarının başka hesaplara alet edilmesi kaygısıdır. Buradaki “şüphe” sır değildir: AKP’nin ve bilhassa Fethullah Gülen Cemaati’nin, kendilerine karşı “sert muhalefet” yürüten kişileri susturma gayreti!
Gerçi bu “şüphe” yeni değil; ancak son operasyon bağlamında onu güçlendiren bir faktör var.
Yazının devamını okumak için tıklayın.