Hakikat komisyonu fikrinin yaygın bir tartışmaya konu olması iyi bir şey şüphesiz. Lakin tartışmalar, epeyce önyargı ve fazlaca el yordamıyla yürüyor. Bu da, yol almayı zorlaştırıyor. Aslında hemen her meseleyi böyle tartışıyoruz. Böyle yapmamızın temelinde ise, galiba “hakikat” kavramıyla kurduğumuz sorunlu ilişki yatıyor. Mutlak hakikati temsil etme iddiası, tartışmaları köreltiyor. Buna bir de, haklı çıkma hırsından kaynaklanan habaseti ekleyince, artık ortada tartışma falan kalmıyor; onun yerini, kelimeler üzerinden yürütülen bir savaş alıyor.
Böyle bir giriş yapmamın nedeni, kendi başına hakikat mevzuunda ahkâm kesmek değil. Sadece hakikat komisyonu ile hakikat arasındaki ilişkiye dair birkaç kelam etmektir niyetim. Oradan da, şu tartışma kültürümüze de biraz ilişmeyi denerim.
En bilinen ve en çok konuşulan model olduğu için,
Güney Afrika deneyiminden örnek vermekte bir sakınca yok. Komisyonun fikir ve kurucu babalarından
Alex Boraine, komisyonun ismi belirlenirken
“hakikat” kelimesinden dolayı tereddüt yaşandığını belirtiyor. Sebep de, bu “
sözcüğün insanları savunma konumuna iten uğursuz ve Orwelci yankıları olması”ymış.
Haksız da değil hani! Zira “
hakikat kavramı gözümüzü öyle bir boyar ki, sanki karşımızda nihaî ve eksiksiz evrensel bir arzu nesnesinin olduğuna ve onun meşruluğunun kuşku götürmezliğine inanırız”.
Güney Afrika Komisyonu da, kurulup çalışmalara başlayınca, bu zorlukları ve tuzakları fark etmiş, önce hakikat meselesiyle uğraşmış.Komisyon, çalışmalarının sonunda 3.500 sayfa tutan beş ciltlik bir rapor hazırladı. Raporun birinci cildinin beşinci bölümünün uzunca bir kısmı “hakikat” başlığını taşıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.