“Demokratik özerklik” ve “iki dillilik” üzerinden başlayan tartışmaların seyri, Rilke’nin bir dizesini getiriyor aklıma: “Gece mi tek gerçeğimiz?”
Hayır, “karanlık bir döneme” girdiğimizi düşündüğümden değil! Zaten bu tartışmalarla bu dize arasındaki bağlantıyı “gece” kelimesi üzerinden kurmadım. Esasen “gece”nin bir “kötülükler metaforu” olarak kullanılmasına da şiddetle karşıyım. “Gece” benim için mesela Turgut Uyar’ın Gecenindir şiirinde anlattığı gibi, eli öpülesi bir şeydir. Şimdi bıraksam kendimi, bu yazı “geceye methiye” olarak akar gider; ama bugün yazmak istediğim konu başka.
Dizenin zihnimi çelmesinin nedeni, “tek gerçeğimiz” sözlerinde saklı. Buradaki soruyu önce şöyle uyarladım: “Nedir bizim tek gerçeğimiz?” Açıkçası, dizenin melodisini vermedi bu uyarlama. Ben de yenisini denedim: “Milliyetçilik mi bizim tek gerçeğimiz?” Ritim açısından bu da başarılı bir tahvil sayılmaz; lakin meramımı anlatmaya başlamak için iyi bir tutamak sunuyor.
DTK’nın “demokratik özerklik projesi taslağı”nı tartışmaya açarken seçtiği zamanlama, kullandığı üslup, vurguladığı kavramlar ve simgeler çok eleştirildi. Bu eleştirilerin büyük bir kısmına ben de katılıyorum. Şayet tartışmalar eleştiri çerçevesinde kalsaydı, siyasal kültürün demokratik yönde gelişmesi açısından çok da iyi olurdu. Medeni bir tartışma, genel kamuoyunun “tabularla yüzleşme”sini teşvik edebilirdi. Sarsıcı fiiller üzerinden değil, uç sayılabilecek fikirler üzerinden yaşanacak bir yüzleşme ise, çözüm için hayati önem taşıyan “toplumsal müzakere kanalları”nın açılmasına ciddi katkı sunardı.
Öte yandan, Kürt siyasal hareketi, pek de alışık olmadığımız bir şekilde kendisinin de pek alışık olmadığı bir tarzda eleştirilme sürecini kendi eliyle başlatmıştı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.