Yaklaşık üç hafta süren yurtdışı seyahatinin ardından memlekete dönerken tuhaf bir ruh hali içindeydim. Bu süre zarfında “çok önemli” gelişmeler olmuştu. Gerçi bu memlekette “çok önemli” gelişmeler hiç eksik olmaz ya da memleket her zaman “çok kritik” dönemeçlerden geçer. Ama bu sefer çok kritik dönemeçlerin en kritiklerinden birinde bulunuyoruz sanki.
Yerleşik gerçekliklerden geçici bir süre uzaklaşmak, olan bitene havadan bakma imkânı sunar. İsterseniz bu imkânı pek iyi değerlendirebilirsiniz. Meselâ haberleri ve tartışmaları izlemezseniz, zihninizin palamarlarını gevşetmiş olursunuz. Zihin, bu gevşemenin ölçüsüne göre havalanır. Havalandıkça, gerçekliğin ebatları küçülür; “önemi” azalır.
Lakin bu gidişin bir de dönüşü vardır. Yere indiğinizde, gerçekliğin ortasında bulursunuz kendinizi. Gerçeklikle ilişkinizi yeniden kurmak zorundasınız. Şayet çok havalanmışsanız, gerçeklikle ilişkilenmekte zorlanabilirsiniz. Çok havalanmamış olsanız bile, o arada gerçeklik fazla hareketlenmişse, yine aynı şey olabilir. İki ihtimal aynı anda gerçekleşmişse, işiniz daha da zordur. Üstelik döner dönmez bir de köşe yazısı yazmak zorundaysanız, vay halinize!
Birikmiş gazete yığınına el attığımda, neyi neresinden tutacağımı şaşırdım. “Ansızın gece vakti yabancı bir bölgeye atlamak zorunda kalan paraşütçü” gibi hissettim kendimi. Manès Sperber, Parçalanmış Gerçeklik adlı eserinde, bu durumdaki yazarın halini tasvir ederken şöyle devam eder: “Gerçi haritada bazı noktalar önceden saptanmıştır; ama gerçek anlamda neyin ne olduğu konusunda ancak gün ağardığında bir karara varılabilecektir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.