1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
Reklam | Künye | İşbirliği | İletişim 03 Eylül 2010 Cuma 05:54
Haber Ara :
Taraf Gazetesi
Sitemiz saat 13:00'dan sonra güncellenmektedir.
Anasayfa Ekonomi Politika Güncel Dünya Spor Yaşam Bilim ve Teknoloji Kültür ve Sanat Eğitim E-Gazete Yazı Dizisi Her Taraf Yazarlar  
Mithat Sancar MEO VOTO 29.01.2009
Mithat Sancar
Ölüm hep ustamız olarak mı kalacak?
Yazdır
Yazıyı Paylaş:
Mithat Sancar - Ölüm hep ustamız olarak mı kalacak? Mithat Sancar - Ölüm hep ustamız olarak mı kalacak? Mithat Sancar - Ölüm hep ustamız olarak mı kalacak? Mithat Sancar - Ölüm hep ustamız olarak mı kalacak? Mithat Sancar - Ölüm hep ustamız olarak mı kalacak? Mithat Sancar - Ölüm hep ustamız olarak mı kalacak? Mithat Sancar - Ölüm hep ustamız olarak mı kalacak? Mithat Sancar - Ölüm hep ustamız olarak mı kalacak?
Mithat Sancar köşe yazılarını web sitenize ekleyin
Geçmişle hesaplaşma” kitabını yazarken, pek çok vahşet hikâyesi okudum; epeyce film izledim. İnsanlık tarihinin son yetmiş yılının zulüm resimleri ve acı feryatları, geceme ve gündüzüme hükmetti bir süre. Coğrafya ve tarih kavramları darmadağın oldu beynimde.

Zulüm ve acı söz konusu olduğunda, kültür ve iklim farkı teferruattı; zaman yekpare, mekân bütündü. Şili, Arjantin, Güney Afrika, Almanya, İspanya ve diğerleri, ayrı ayrı ülkeler değillerdi. 1930’lar, 40’lar, 50’ler, 60’lar, 70’ler, 80’ler, 90’lar; tarihin değişik dönemleri olmaktan çıkıp, kuru birer rakama dönüşüyorlardı. Pinochet, Videla, Botha, Hitler, Franco ve diğerleri, aynı ailenin mensuplarıydı. Hepsi, “ortak bir dil”de birleşiyorlardı. Hepsinin yüreği taş, elleri kanlıydı. Gün gelecek, hepsi de lanetle, tiksintiyle anılacaklardı.

Hep Türkiye’yi düşündüm bunlarla uğraşırken. 1915’ten başlayarak, zulmün tarihinde ve acının coğrafyasında ne çok aynı yere düşmüştü! O dil, ne kadar da tanıdıktı! 70’lerin sonlarından itibaren görerek öğrenmiştim bir kısmını; diğerlerini de, okuyarak. 90’lar ise; mağdurları, failleri ve tanıklarıyla bugünümüzdür zaten.

Abdülkadir Aygan’ın itirafları yayınlanıyor üç gündür bu gazetede. Aygan, daha önce de anlattı bunları. Yıllardır yırtınıp duruyor sesini duyurabilmek için. Faillerin ve mağdurların isimlerini veriyor, tarih ve yer belirtiyor. Ölüm makinesinin nasıl işlediğini, en ince ayrıntılarına kadar gözler önüne seriyor.

Neşe Düzel’in yaptığı yine de çok önemli. Bir kez daha anlattırıyor ve gözler önüne sermekle kalmıyor, gözlere sokuyor bütün bunları. Kaçacak en ufak bir yer bırakmıyor böylece. Kimse duymadık, bilmiyorduk diyemez artık. Herkes, bir tavır almak zorunda; ya onay verecek bütün bunlara ya da isyan edecek. Susmak, üçüncü bir yol değildir artık; susmak onaylamaktır dibine kadar.

Ergenekon soruşturması var bir de; Aygan’ın açıklamalarında, zulüm imparatorluğunun en kanlı sütunları olarak ismi geçenlerin bir kısmı şimdi hesaba çekiliyorlar. Yıllarca ısrarla inkâr edilen kıyım şebekeleri, artık resmî kayıtlara geçiyor. Birçok insanın teninde, ruhunda ve gününün her anında bir vahşet anıtı olarak duran o aygıt, şimdi artık devletin soğuk dilinin satırlarına döküldü.

Velhasıl, hakikat artık çıplak. Bundan kaçış yolu bulamayanlar, inandırıcı olamayacaklarını bile bile, ona türlü elbiseler giydirmeye çalışıyorlar. Bunu yaparken de, en iyi bildikleri yere, komplo teorilerine sığınıyorlar. Ve bütün bunları “düşünce” olarak yutturmaya çalışıyorlar. Elias Canetti, yıllar önce görmüş ve isimlendirmişti onları oysa; “düşünce sahtecisi” diyordu onlara ve ekliyordu: “Ne zaman bir hakikatten korksa, bir düşüncenin arkasına saklanıyor.”

Şili’de “ölüm kervanları”, Arjantin’de “A.A.A.” (Alianza Anticomunista Argentina) adını alan ölüm makinesi, Türkiye’de JİTEM kimliğini taşıyordu. Oralarda da varlıkları hep inkâr edildi. Ama gün geldi, devran döndü, açığa çıkarıldı bu örgütler. Bir zamanlar, ölüme ve hayata öylesine serbestçe hükmettikleri için kendilerini Tanrı’dan da güçlü sananlar, yargılandı, hapislere kondu. Ve daha sürüyor bu hesaplaşma. Kimileri, seksen yaşında dahi hesap vermek zorunda kalıyor.

Aygan’ı bir kez daha dinlerken, JİTEM’de istihdam edilen itirafçıların, Nazi toplama kamplarında “Muselmann“ olarak adlandırılan tiplere benzediğini düşündüm. Bettelheim’ın anlatımıyla, bu tip, “yalnızca tüm ahlâkî değerlerden değil, duyarlık ve faal bir sinir sisteminden bile yoksun, tahayyül edilemez, akla hayale sığmaz bir biyolojik makinedir”. JİTEM elemanları da, anlaşılıyor ki, işi insan öldürmek olan birer biyolojik makineye dönüştürülmüşler. Komutanlarını kime benzeteceğimiz ise, yeterince aşikâr sanırım.

Aygan’ı bir kez daha dinlerken, böyle hallerde aklıma sık düşen Paul Celan’ı da hatırladım. Nazilerin ve toplama kamplarının tarifsiz vahşetinden geçip, savaş sonrasına ulaşabilen bu büyük ozan, anlatılamaz denileni dizelere döktü; Adorno’nun “Auschwitz’ten sonra artık şiir yazılamaz” sözüne inat. O efsane şiiri “Ölüm Fügü”nde bir dize var ki, hiçbir yargılamanın, hiçbir belgenin, filmin, romanın yapamadığını yaptı; “hakikat”i kimsenin kaçamayacağı şekilde bilince ve vicdana yerleştirdi, adeta ebedileştirdi. “Ölüm Almanyalı bir ustadır” diyor Celan bu şiirinde, tekrar tekrar.

Artık görelim, “ölüm bizden bir usta” olmuş; “ölüm Türkiyeli bir usta”. Bugün esas kavga, “ustası ölüm olan bir Türkiye” ile “ustası hayat olan bir Türkiye” arasındadır. Ergenekon, şimdi bu kavganın zeminidir. Kim ki, bu süreci akamete uğratmak ister; kim ki, bunu önemsizleştirmeye çalışır; kim ki, bundan küçük avantajlar türetmenin hesabını yapar; kim ki, korkudan veya başka herhangi bir nedenle Fırat’ın ötesine uzanmasından kaçar veya uzanması için üzerine düşeni yapmaz ve kim ki, bütün bunları susarak seyretmekle yetinir, tercihini “ustası ölüm olan bir Türkiye”den yana yapmış olur.

Başta saydığım toplumlar, “ölüm usta”yla hesaplaşmayı öyle ya da böyle başardılar; “hayata sığındılar”; sıra bizde.

Bu ülkelerin bir kısmındaki zulüm tanıklıklarının ve acı hikâyelerinin kitabını yazan Kate Millet diyor ki, “korkudan ve acıdan öylesine farklı, öylesine tasavvur edilemeyecek kadar başkadır ki yaşamak, bu farkı belirtmek için insan barışı, güveni, sükûneti, güzelliği, uygarlığı temsil ettiğini düşündüğü rastgele bir şeye sığınır. Zulüm politikasının yer almadığı ne varsa ona.”

Zulmün ve ölümün dilinde evrensel olmayı beceren bu ülke, hayatın diline ortak olabilecek mi? Esas mesele bu! Eğer bu sefer de başaramazsak, geriye Sartre’ın sözünden başka söyleyecek bir şey kalmaz: “Hepimiz katiliz!”

Ama başarabiliriz, başarmalıyız! Uzun yıllar umutsuzluğun kara acısını benliğinde taşıyan ünlü Şilili yazar Ariel Dorfman’ın sesi, şartlar ne kadar zor olursa olsun, cesaretlendirmeli bizleri:

“Geçmişi öldürmek, iktidarda olan bazılarının iddia ettikleri kadar kolay değildir. İnandıkları şey uğruna canlarını veren erkek ve kadınlardaki gizli ışığı tamamen söndürmek, bu dünyada hala onları hatırlamak ve diri tutmak isteyen tek bir insan varken bunu yapmak mümkün değildir. Bu yeter; ahlaki çölde haykıran bir insan, önce biri, sonra biri daha, adalet kıvılcımının sönmesine engel olmak için bu yeter. … Bazen doğru olan imkânsızı hayal etmek, imkânsızı istemek ve imkânsız için haykırmak. Tarih bizi dinliyor olabilir. Tarih bize cevap verebilir.”


Bu gazete, bu kıvılcımın bir işareti ve tarihin haykırışımıza cevap verebileceğinin bir kanıtıdır. Ben de, zaten hakikatin cesur sesi olduğu ve ahlâkî çöle benzeyen bu memlekette bir “vicdan vahası” oluşturmaya çalıştığı için Taraf’tayım. Bu gazeteyi var eden ve binbir zahmetle ayakta tutan herkese, tüm çalışanlara ve okurlara merhaba!

* Meo Voto, “kanımca”, kanaatime göre” anlamına gelen Latince bir deyim. Bu deyimi sevgili Gürbüz Özaltınlı önerdi, yani köşenin isim babası odur, buradan teşekkürlerimi iletiyorum kendisine.

 

Diğer Mithat Sancar Makaleleri:
  1. Barışın dili - 02.09.2010
  2. Eski tarz-ı siyasete karşı evet! - 26.08.2010
  3. Barışa evet - 19.08.2010
  4. Demokrasi yürüyüşü - 12.08.2010
  5. O “devlet politikası”ndan nasıl kurtuluruz - 05.08.2010
  6. Çözümsüzlükten ırkçılık batağına! - 29.07.2010
  7. 12 Eylül’le hesaplaşmak - 22.07.2010
  8. Futbol ve demokrasi - 15.07.2010
  9. Çözümsüzlüğün ve çözümün bedeli - 01.07.2010
  10. Barış umudundan iç savaşın eşiğine... - 24.06.2010
  11. Yalan ve aptallık - 17.06.2010
  12. Yazmak mı zor, susmak mı - 10.06.2010
  13. Güvenlik ideolojisinin çöküşü - 03.06.2010
  14. 27 Mayıs’ın efsunu - 27.05.2010
  15. CHP’de siyasete dönüş (mü) - 20.05.2010
 Tüm makaleleri >>

 
 
Haberler:
  Biz yaşadık, gelecek nesiller yaşamasın diye
  Neye ‘Evet’ diyeceksiniz
  12 yıl önce aslında ne oldu
  Beşiktaş’tan son dakika golü
  Yobo geçmişi çoktan unutmuş
  Guus Hiddink’ten teknik açıklamalar
  Uğur İnceman imza attı
  Arjantinli, Florya’yla tanıştı
  12 Dev Adam dörtte dört yaptı, liderliği garantiledi
  Pakistanlı kriketçi rolünü de kaybetti
  Mourinho zaman istedi
  İnsanlar tırsmakta haklı
  Zorba tam bir güneş insanı
  Gabor rahatsızlandı ve yine hastanede
  Michael Douglas kanseri yenecek

 BUGÜNKÜ YAZARLAR
KUM SAATİ
Ahmet Altan - 02.09.2010
Başörtüsü
OKUMA NOTLARI
Halil Berktay - 02.09.2010
[Kölelikten Türklüğe]
ARADA
Markar Esayan - 02.09.2010
Bu saklambaçta ebe nerede
NEDEN OLMASIN
Nabi Yağcı - 02.09.2010
Fötr ve kasket
MANİFESTOM
Yıldıray Oğur - 02.09.2010
Öcalan Suriye’den nasıl çıkarıldı -1
SİVİLAY ABLA
Dr. Sivilay Genç - 02.09.2010
EVET oyu AKP ilişkisi
YENİ AVRUPA
Sezin Öney - 02.09.2010
Sürgün
MEO VOTO
Mithat Sancar - 02.09.2010
Barışın dili
ARAYIŞ
Erol Katırcıoğlu - 02.09.2010
Biz burnumuzu sokacağız, bilesiniz
EŞİKTEN EŞİĞE
Fikret Doğan - 02.09.2010
Futbolcular ve fahişeler
ÇAYLAK RAPORU
Uğur Karakullukçu - 02.09.2010
Kendi ligine yabancılar
Anasayfa | Ekonomi | Politika | Güncel | Dünya | Spor | Sağlık | Yaşam | Bilim ve Teknoloji | Kültür ve Sanat | Eğitim | Yazı Dizisi | Her Taraf | Yazarlar
Reklam | Yazarlar | Künye | Haberler RSS | Yazarlar RSS | E-Gazete

Köşe Yazısı: Ölüm hep ustamız olarak mı kalacak? - Mithat Sancar
03.09.2010 05:54:04