Şiddet karşısında nasıl bir tutum takınılacağı, insanlığın ezeli meselelerinden biri sayılır. Lakin şiddete yaklaşım konusu, ancak modernlikle birlikte sistematik olarak tartışılmaya başlandı. 19. yüzyılın sonlarından itibaren bu tartışmalara yeni bir boyut eklendi. Daha önce, devletler arasındaki ilişkilerde “savaş”ın normal bir araç, hatta kaçınılmaz bir yöntem olduğu anlayışı hâkimdi. Gerçi bu anlayışı reddeden görüşler o zamanlar da vardı; fakat asıl 20. yüzyılla birlikte bu itiraz güçlü bir ses haline geldi. Ardından savaş karşıtlığını esas alan sistematik bir doktrin ve yaygın bir hareket ortaya çıktı.
Pasifizm, savaş karşıtlığı alanındaki bütün bu gelişmelerin müşterek başlığı olarak kullanıma girdi. Pasifizmin uzun ve karmaşık bir hikâyesi var. Bir gazete köşesinde bunun özetini sunma iddiası bile, haddini aşmak olur. Niyetim bu tartışmayı ülkemizdeki çatışmaya bağlamak olduğu için, buna yarayacak kısa bir değerlendirme yapabilirim en fazla.
Önce şunu belirteyim: Bugün şiddet tartışması, sadece devletler arasındaki ilişkiler bağlamında yürütülmüyor; toplumların kendi içlerindeki çatışmalar da bu kapsamda ele alınıyor. Dolayısıyla pasifizim, yalnızca “savaş karşıtlığı”nı değil, aynı zamanda “şiddete karşı olmayı” da ifade ediyor
Savaşı ilke olarak reddetmek, pasifizmin ön şartını, temel öncülünü oluşturur. Ama pasifizmin tanımına, bu öncülü tamamlayan başka unsurlar da dâhildir. Bunlar da, silahlı çatışmaları engellemek, mevcut çatışmaları barışçıl yollarla çözmek ve sürekli bir barışın şartlarını yaratmaktır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.