Çatışmalar sürüyor, şiddet artıyor, gerilim yükseliyor. İşlerin daha kötüye gideceğine dair sinyallerde de çoğalma var. PKK’nin eylemlerini yoğunlaştırması ve Başbakan’ın buna tepki olarak yaptığı sert konuşma, bu sinyallerin en önemlileri.
Bütün bunlar, barışçıl çözüme yönelik bir “müzakere süreci”nin işlediği ve giderek derinleştiği sanılan bir dönemde oluyor. Müzakere süreci denince de, akla hemen Öcalan’la devlet heyeti arasında gerçekleşen görüşmeler geliyor. Öcalan, “tarihî bir anlaşma”nın eşiğine gelindiğini açıklamasına ve hükümet de bunu açıkça yalanlamamasına rağmen, çok kısa sayılabilecek bir zaman zarfında bu hava dağılıyor; yerini tam tersi bir atmosfere bırakıyor. Öcalan, hem örgütüne hem de devlete/hükümete ağır ithamlarda bulunarak devreden çıktığını söylüyor; devlet/hükümet de, Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesini engelleyerek, onu şimdilik fiilen devre dışı bırakıyor.
Bu tabloyla ilk kez karşılaşıyor değiliz. Daha önce de, başka şekillerde olsa bile, benzer savrulmalara defalarca tanık olduk.
Sarkacın savaş ile barış arasında böylesine hızlı ve sarsıcı biçimde savrulmasının çok çeşitli sebepleri var. Bunlardan bir tanesi ve fakat bana göre en önemlisi, “müzakere” kavramında yatıyor.
Bir kere, “müzakere” denen şeyin esasının ve boyutlarının yeterince anlaşılmadığını düşünüyorum. Kürt sorunu gibi, güçlü ve etkili bir silahlı örgütün var olduğu etnik temelli çatışmalarda, silahların ebediyen susmasını sağlamak, en hayati meseledir. Dünya tecrübeleri, bunun için başvurulabilecek yöntemlerin iki ana grupta toplandığını gösteriyor. Biri zor ve şiddet; diğer ise müzakere!
Silahlı örgütü zor ve şiddetle “tasfiye etme”nin en radikal örneğini Sri Lanka oluşturuyor. Bu örnekte devlet, Tamil Kaplanları’nı toptan imha etmek için bütün savaş imkânlarını kullandı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.