Seçim sonuçlarıyla ilgili tahlillerde, “seçmen neye oy verdi” sorusuna cevap aramak adettendir. Sanki ortada “seçmen” adında tekil bir şahıs ya da homojen bir özne varmış gibi bir hava veren bu üslup beni oldum olası rahatsız eder. Bu duygumu, kişisel bir alerji saymak mümkün! Belki de bu rahatsızlığım, “siyaset sosyolojisi”ni fazlaca ciddiye almamdan kaynaklanıyordur; yani bir meslekî deformasyonun yansımasıdır.
Siyaset sosyolojisinin, “seçim sosyolojisi” diye bir alt dalı var üstelik. Akademinin bu sahasında, “seçmen oy kullanırken neyi esas aldı, tercihini neye göre yaptı” sorusuyla meşgul olan teorisyenler, kendilerine göre önemli saydıkları ölçütler geliştirirler.
Ancak seçimler, toplumsal dinamiklerin yönünü ve siyasal güç dengelerinin dizilişini belirleyen önemli faktörlerin başında gelirler. Seçim sonuçlarını bu açıdan değerlendirmek için, akademik teorilere ve saha çalışmalarına bağlı kalmak gerekmez elbet.
O halde, ukalalığı bir kenara bırakıp, 12 Haziran seçimlerine bu açıdan baktığımda gözüme çarpanları aktarayım.
Yüzde elli hattını yakalamış olmanın, AKP açısından çok büyük bir başarı olduğu tartışma götürmez. Türkiye bakımından bu sonuç, vesayetçi statükonun mutlak mağlubiyeti anlamına gelir.
AKP’nin seçim stratejisine ve kampanya söylemine bakarsak, esas hedefinin, önceki dönemlerde elde ettiğini varsaydığı kazanımları sağlama almak olduğunu söyleyebiliriz. Bunun diğer anlamı, siyasi merkezi yeniden inşa etme sürecinin büyük ölçüde tamamlanmasıdır.
Bu merkezin neleri içerdiğini ayrıca tartışmak gerekiyor. Buna karşılık bu merkezden neyin tasfiye edildiğini söylemek daha kolay. Vesayetçi statükonun norm ve değerleri, toplumun ciddi ekseriyeti nezdinde geçerli akçe olmaktan çok büyük ölçüde çıkmıştır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.