Türkiye, bir “gecikmişlikler ülkesi”dir. Birçok alanda “geç kalmış”tır. Modernleşme sürecine geç girmiş, uluslaşmada gecikmiştir meselâ. Ve bunun önemli sonuçları vardır. Siyasal kültür, toplumsal yapılar, yönetim zihniyeti üzerinde ciddi etkileri olmuştur meselâ. Bugün yaşadığımız temel sorunların ortaya çıkışında da, bunları çözme konusundaki bocalamalarımızda da bu olgunun payı büyüktür.
Böyle bir giriş yapmamın nedeni, bu epeyce derin meseleyi başlangıcından itibaren ve bir bütün olarak irdelemek değil. Bazı güncel tartışmalara bu “gecikmişlik” açısından bakmaktır niyetim.
Bu tartışmalardan biri, “geçmişle yüzleşme/hesaplaşma” mevzuudur. Birkaç yıldır, “Ermeni sorunu” vesilesiyle bir tanışıklık doğmuştu bu konuyla kamuoyu arasında. Lakin geçmişin etrafına örülmüş o çok kalın “unutturma duvarı”nda geniş gedikler açmak mümkün olmadı.
Şimdilerde geçmişteki acılı ve kirli dönemler, daha çok gündeme gelir oldu. Dersim ve İstiklal Mahkemeleri bu açıdan başı çekiyor. Bu sefer, “geçmişi bastırma politikası” daha kolay kırıldı; o sert kabuk daha çok çatladı.
“Ermeni sorunu”nu tartışmak neden daha zor; buradaki milliyetçi/ulusalcı savunma refleksi neden bu kadar etkili oldu? Dersim ve İstiklal Mahkemelerinin öne çıkmasını ve geçmişle hesaplaşma kanallarının bu iki olayda daha kolay açılmasını nasıl açıklamak lazım?
Akla gelmesi kaçınılmaz olan bu çok mühim soruları, başka bir yazıda ele almak üzere bir kenara kaydediyorum.
Burada asıl dikkat çekmek istediğim husus başka! Geçmişteki baskı, zulüm, kıyım gibi travmatik şiddet dönemleriyle yüzleşme/hesaplaşma, son çeyrek asırda dünyanın çeşitli yerlerinde önemli gelişmeler yaşanıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.