Ergenekon operasyonları başladığından beri, iki boyutu bir arada ele almanın önemine vurgu yapmaya: Teşkilat ve zihniyet!
Ergenekon’un derin ve yaygın bir “teşkilat” olduğundan şüphem yok. Bu kanaat, sadece soruşturma ve yargılama sürecinde ortaya çıkan bilgi ve bulgulara dayanmıyor. Bu teşkilatın varlığı, bizatihi hayatın muhtelif alanlarında yeterince kanıtlanmıştır benim için. Bu “teşkilat”; hayatı ve adaleti tarumar etmek için her yola başvurabilen bir ölüm ve zulüm aygıtını simgeliyor benim gözümde.
Hiçbir teşkilat; belli bir zihniyete dayanmadan ve bu zihniyeti yerleştirmeden bu kadar büyük bir kudrete ulaşamaz; bu kadar uzun süre ayakta kalamaz. Zihniyet dediğimiz şeyin, siyasi programdan ve ideolojiden çok daha fazlasını ifade ettiğini, bilmem hatırlatmaya gerek var mı?
Ergenekon teşkilatına can veren zihniyetin temelinde, siyasetin dost-düşman ayrımına dayandığı ve siyasal alanın bir savaş meydanı olduğu kabulü yatar. Bu zihniyete göre, savaşta düşmanı yok etmeye yarayan her yöntem mubahtır. Bunun için gerekirse suikastlar yapılabilir, katliamlar gerçekleştirilebilir, iç savaş çıkartılabilir. Geçmişte bunların örneklerini büyük acılarla yaşadık. Ergenekon sürecinde, bu yönde yeni planlar yapıldığını da dehşetle öğrendik.
Bu zihniyet, sadece bu tür caniyane yöntemlere başvurmayı meşru görmekle sınırlı değildir; “düşman” bellediklerini, başka yollarla da yok etmeye çalışır. Bu yollar arasında en revaçta olanı; hukukun bir yasaklar ve tuzaklar manzumesi olarak kurgulanması; bir tehdit, şantaj ve sindirme aracı olarak uygulanmasıdır. 12 Eylül Anayasası ve yasaları, hukukun bu şekilde kurgulanmasının “en parlak” örnekleridir. Terörle Mücadele Kanunu gibi metinler de, en etkili araçlar arasında yer alırlar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.