1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
Reklam | Künye | İşbirliği | İletişim 03 Eylül 2010 Cuma 05:54
Haber Ara :
Taraf Gazetesi
Sitemiz saat 13:00'dan sonra güncellenmektedir.
Anasayfa Ekonomi Politika Güncel Dünya Spor Yaşam Bilim ve Teknoloji Kültür ve Sanat Eğitim E-Gazete Yazı Dizisi Her Taraf Yazarlar  
Mithat Sancar MEO VOTO 19.02.2009
Mithat Sancar
Türkiye ile Kürdistan arasındaki yol
Yazdır
Yazıyı Paylaş:
Mithat Sancar - Türkiye ile Kürdistan arasındaki yol Mithat Sancar - Türkiye ile Kürdistan arasındaki yol Mithat Sancar - Türkiye ile Kürdistan arasındaki yol Mithat Sancar - Türkiye ile Kürdistan arasındaki yol Mithat Sancar - Türkiye ile Kürdistan arasındaki yol Mithat Sancar - Türkiye ile Kürdistan arasındaki yol Mithat Sancar - Türkiye ile Kürdistan arasındaki yol Mithat Sancar - Türkiye ile Kürdistan arasındaki yol
Mithat Sancar köşe yazılarını web sitenize ekleyin
Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak” için, Türkiye’den yüz kadar kişi “bir yer”e gittik. Neresiydi burası? Uçak biletlerimize ve uçuş tarifelerine göre, Erbil! Nerede bu Erbil, neyin nesi? Türkiye’den bakınca, “Kuzey Irak” diye adlandırılan coğrafyada bir şehir! Nedir bu “Kuzey Irak” peki? Türkiye’deki yaygın algıya göre, “bir fesat bölgesi”! Kimler yaşıyor burada? Türkiye’de uzun süre kullanılan dilde, bazen “Kuzey Iraklılar”, bazen “peşmergeler” diye anılan insanlar. Neyse ki, artık bundan vazgeçildi, “Kürt” sözü kabullenildi.

İki saat civarında süren bir yolculuğun ardından, önce bu dilin sınırlarına varıyoruz. Başka bir dil karşılıyor bizi. Geldiğimiz şehre, bu şehrin insanları Hewlêr diyorlar. Evet, bu şehrin bulunduğu bölge, Irak’ın bir parçası; ama bu kadardan ibaret değil. Tarihî ve resmî bir ismi var buranın. Burada yaşayanlar, hep “Kürdistan” demişler. Irak Anayasası’na göre ise, ismi “Kürdistan Bölgesi”; Hewlêr de, bu bölgenin başkenti. Kürtler çoğunlukta bu bölgede, Kürtçe de iki resmî dilden biri.

İlk anda, isimlendirmedeki farklılığın çok da önemli olmadığını düşünmüştür Türkiye’den giden gruptakilerin çoğu. Toplantılar başlar başlamaz, Iraklı Kürtlerin hepsinin, Türkiyeli Kürtlerin de çoğunun isim ve isimlendirme meselesinde böyle düşünmedikleri ortaya çıktı. Türklerin çoğu, Kürtlerin bu “hassasiyeti”ni abartılı bulduklarını ifade ettiler. Toplantılar boyunca ağırlığını hep hissettirdi bu tartışma.

Gerçekten öyle mi? İsimlendirme, önemsiz bir teferruat mı? Öyle olmadığını, en azından Türkiye’de yaşayan herkesin gayet iyi bilmesi beklenir. O kadar çok tecrübe var ki önümüzde! “Kürt” sözcüğünün uzun süre yasak olması tek başına yeter bu gerçeği görmek için. Ülkenin her köşesindeki yer isimlerinin Türkçeleştirilmesi, isimlere konan ambargolar bu gerçekliğin yaşayan bazı örnekleri.

İsimlendirme, Türkiye’de totaliter toplum tasavvurunun en etkili iktidar aracı olarak kullanılmıştır hep. Bir yandan isimleri yasaklamak, diğer yandan insanlara ve yerlere kendi uygun gördüğü isimleri dayatmak, baskıcı yönetim hakikatimizin en dolaysız ve o ölçüde acımasız yansımasıdır. İsimlendirme yetkisini elinde tutma hırsı, dünyaya kendi sözcükleriyle düzen verme hevesinin şiddetli ifadesidir; insana ve hayatın hakikatine düşman, yalandan medet uman faşizan bir tutumdur.

İsim, kendi olma hakkının; tartışılması, hele de yasaklanması akla hiç gelmemesi gereken kendiliğinden ve alabildiğine saf parçasıdır. Hangi gerekçeyle olursa olsun, kendini isimlendirme hakkına müdahale her bir insanın ve topluluğun onur ve değerinin en sıcak kaynağı olan eşsiz öyküsüne çirkin bir saldırı, “kendi olma hakkı”na kaba bir saygısızlıktır. Bir insanın veya topluluğun kendine verdiği ismi yok saymak, gizlemek, kapatmak, değiştirmeye çalışmak aynı zamanda bir tür şiddettir.

Belki böyle bakmayı denersek, Iraklı Kürtlerin, “isimlendirme konusundaki hassasiyetleri”nin, kendileri için ne kadar hayatî bir yere tekabül ettiğini anlayabilir; resmî siyasal tercihlerin belirlediği ve bizleri kuşatan, bizi kendimize ve hayata yabancılaştıran zihin dünyasıyla yüzleşmek için bir vesile sayabiliriz. Böylece, “yaşarken üzerinde bile durmadığımız, ama hep ayağımıza takılıp bizi tökezleten binlerce ayrıntıdan koskoca bir mutsuzluk edindiğimizin” de farkına varabiliriz.

****

Bu toplantının Kürdistan Bölgesi’nde yapılmış olması hakkında çok şey söylenebilir; bunların çoğu söylendi zaten, daha da söylenecek. Doğrusu bu yazıda, “siyasal tahliller ve sosyolojik gözlemler” yapmayı hiç istemiyorum. Benim için bu seyahat, öykümün sıcak kökleriyle buluşmaktı her şeyden önce ve bunları aktarmadan konuşmaya elvermiyor gönlüm.

Erbil’de olmak, içinde büyüdüğüm dilleri, yani annemden öğrendiğim Arapçayı ve bana sokakların öğrettiği Kürtçeyi, doğal tınılarıyla sınırsızca duyabilmenin ve kaygısızca konuşabilmenin hüzünlü sevinciydi meselâ. Hüzün, büyüdükçe bu doğallıkla arama bir mesafe girdiğini fark etmekten; sevinç, bu mesafenin yine de ruhumda hiçbir sınır yaratamamış olduğunu görmekten. Bu diller, sadece bir lisan değil benim için; renktir aynı zamanda ve en çok da sestir.

Erbil’in tozlu sokakları, Nusaybin’de yürüdüğüm sokakların bir uzantısıydı meselâ. Yürüyerek iki şehri birbirine bağlayabileceğimi hissettim. Akşam yemeklerinde hayatıma ritmini veren ilk melodilerin kendiliğindenliğiyle karşılaştım. Mırıldansam, oradan buraya, buradan oraya yol döşeyebileceğimi hissettim.

Bu karşılaşmaların bendeki karşılığının dökümü uzar gider. Sözün yetersiz kaldığı bir haldir bu benim için. Dünyayı sözle düzenlemek yerine, “dünyadan sesle geçmeye”, “dünyaya sesle dokunmaya” çalışmanın bu hale daha uygun düştüğüne inanırım. Galiba bu buluşmaya Türkiye’den gelmiş olsun, Kürdistan’dan katılmış olsun, hemen herkes de benzer şeyi hissetmiş. Nereden mi çıkarıyorum bunu? Bejan Matur’un konuşmasının yarattığı etkiden...

Bejan konuşurken, olmasını istediği şey oldu; akıl kalple bütünleşti; zaman ve mekân kavramları, sınır sözcüğü buharlaştı adeta. Sözcükler yoktu sanki konuşmasında; baştan aşağı bir “ses”ti kendisi. O karmaşık iç yolculukların kıvrımlarını, zamanın derinlerine yazılmış yolların tanımlanmamış kesişmelerini ancak böyle bir ses anlatabilir. “Sözcük, fikirleri taşıyan bir şeydir; işlevini tamamladığı zaman onu unuturuz”; ama hayattan süzülen samimi ses, göremediğimiz yerlerimize dokunur, bastırmaya çalıştığımız hislerimizi yoklar, bakmayı unuttuğumuz aynaları yüzümüze tutar, zulalarımıza ulaşır, istesek de unutamayız onu.

Bu seyahat, benim için öncelikle bir “ses”ti. Canetti’nin Marakeş’te duyduğu türden bir ses: Orada olaylar, görüntüler, sesler vardı, anlamları ancak insanın içinde oluşan; sözler yoluyla ne algılanabilen ne de biçimlendirilebilen, sözlerin ötesinde, sözlerden daha derin ve çokanlamlı.

Bejan’ı dinlerken, bir kez daha inandım ki, “sözcükler üzerinden değil, kendi ürpermelerimizi dinleyerek keşfedebiliriz hayatta kimi şeyleri.

 

Diğer Mithat Sancar Makaleleri:
  1. Barışın dili - 02.09.2010
  2. Eski tarz-ı siyasete karşı evet! - 26.08.2010
  3. Barışa evet - 19.08.2010
  4. Demokrasi yürüyüşü - 12.08.2010
  5. O “devlet politikası”ndan nasıl kurtuluruz - 05.08.2010
  6. Çözümsüzlükten ırkçılık batağına! - 29.07.2010
  7. 12 Eylül’le hesaplaşmak - 22.07.2010
  8. Futbol ve demokrasi - 15.07.2010
  9. Çözümsüzlüğün ve çözümün bedeli - 01.07.2010
  10. Barış umudundan iç savaşın eşiğine... - 24.06.2010
  11. Yalan ve aptallık - 17.06.2010
  12. Yazmak mı zor, susmak mı - 10.06.2010
  13. Güvenlik ideolojisinin çöküşü - 03.06.2010
  14. 27 Mayıs’ın efsunu - 27.05.2010
  15. CHP’de siyasete dönüş (mü) - 20.05.2010
 Tüm makaleleri >>

 
 
Haberler:
  Biz yaşadık, gelecek nesiller yaşamasın diye
  Neye ‘Evet’ diyeceksiniz
  12 yıl önce aslında ne oldu
  Beşiktaş’tan son dakika golü
  Yobo geçmişi çoktan unutmuş
  Guus Hiddink’ten teknik açıklamalar
  Uğur İnceman imza attı
  Arjantinli, Florya’yla tanıştı
  12 Dev Adam dörtte dört yaptı, liderliği garantiledi
  Pakistanlı kriketçi rolünü de kaybetti
  Mourinho zaman istedi
  İnsanlar tırsmakta haklı
  Zorba tam bir güneş insanı
  Gabor rahatsızlandı ve yine hastanede
  Michael Douglas kanseri yenecek

 BUGÜNKÜ YAZARLAR
KUM SAATİ
Ahmet Altan - 02.09.2010
Başörtüsü
OKUMA NOTLARI
Halil Berktay - 02.09.2010
[Kölelikten Türklüğe]
ARADA
Markar Esayan - 02.09.2010
Bu saklambaçta ebe nerede
NEDEN OLMASIN
Nabi Yağcı - 02.09.2010
Fötr ve kasket
MANİFESTOM
Yıldıray Oğur - 02.09.2010
Öcalan Suriye’den nasıl çıkarıldı -1
SİVİLAY ABLA
Dr. Sivilay Genç - 02.09.2010
EVET oyu AKP ilişkisi
YENİ AVRUPA
Sezin Öney - 02.09.2010
Sürgün
MEO VOTO
Mithat Sancar - 02.09.2010
Barışın dili
ARAYIŞ
Erol Katırcıoğlu - 02.09.2010
Biz burnumuzu sokacağız, bilesiniz
EŞİKTEN EŞİĞE
Fikret Doğan - 02.09.2010
Futbolcular ve fahişeler
ÇAYLAK RAPORU
Uğur Karakullukçu - 02.09.2010
Kendi ligine yabancılar
Anasayfa | Ekonomi | Politika | Güncel | Dünya | Spor | Sağlık | Yaşam | Bilim ve Teknoloji | Kültür ve Sanat | Eğitim | Yazı Dizisi | Her Taraf | Yazarlar
Reklam | Yazarlar | Künye | Haberler RSS | Yazarlar RSS | E-Gazete

Köşe Yazısı: Türkiye ile Kürdistan arasındaki yol - Mithat Sancar
03.09.2010 05:54:30