Yine şiddet dalgalarıyla, ölüm haberleriyle sarsılıyoruz. Kaç yıldır bu böyle; yılları sayamaz, kayıpların kaydını tutamaz olduk. Fidan gibi gençler, “filinta endam delikanlılar” beşer, onar düşüyorlar toprağa. Her biri eşsiz olan, yani “yinelenmesi, yerine başkasının konması” mümkün olmayan binlerce hayat var “kayıp” hanemizde. Acılardan uzun bir tarih, geniş bir coğrafya yarattık. Etrafına ateş çemberi örülmüş akrep gibi, kendi kendimizi yok etmeye biraz daha yaklaşıyoruz her kayıpta ve acıda.
Bu çemberi kıramayışımızda, “kayıp ve acı”yla kurduğumuz ilişkinin önemli bir rolü var bence. Her kayıptan sonra, kayıpları önlemenin veya azaltmanın yollarını aramamız gerekirken, tam tersini yapıyoruz. Yeni kayıplara yol açacak refleksler kaplıyor toplumsal ve siyasal dünyamızı. Oysa “şiddet döngülerini durdurarak daha az şiddet içeren sonuçlar üretmek istiyorsak, keder siyasi olarak savaş çığlığından başka neye dönüştürülebilir sorusunu sormamız” gerekiyor.
İşte yapamadığımız şey, tam da budur sanırım! Acının tarihine, acıları nasıl azaltabileceğimizi öğrenmek için bakmıyoruz; acılar, bizi olgunlaştırmıyor. Aksine, “karşı taraf” bellediğimiz insanlara nasıl ders verebileceğimizi düşünüyoruz öncelikle.
Siyasetin dili ve aklı da, ders almak değil, ders vermek üzerine kurulu esas itibariyle. Kaç haftadır buna dikkat çekmeye çalışıyorum: Üstten konuşan, “karşı taraf”ı köşeye sıkıştırmayı hedefleyen, restleşmeyi tahrik eden üslup ve tutum, kimsenin kazanamayacağı, herkesin kaybedeceği bir girdap yaratır.
Acının tarihinden almamız gereken ilk ve en önemli ders şudur: Kürt sorununda çözümün yolu, demokratik siyaset kanallarının ve imkânlarının sürekli açık tutulmasından ve genişletilmesinden geçer.
Yazının devamını okumak için tıklayın.