“Bir zamanlar bir adam varmış, sihirbazın biri ona, insanlara istediği kadar yalan söyletme yeteneğini bahşetmiş. Bazı insanların bakışları karşısında gerçeğin dudaklarımızdan kendiliğinden dökülüverdiği gibi, bu adamın iradesi de insanın düşüncelerini daha kaynağında tersine çeviren ve rengini değiştiren bir baskı uygularmış.”
Girişini aktardığım bu mesel, Georg Simmel’in “Öncesizliğin ve Sonrasızlığın Işığında An Resimleri” adlı kitabındaki “Yalan Üreticisi” denemesinde yer alıyor. Bu mesel, yıllar evvel ilk okuduğumda da bana sanki Türkiye’nin kamusal/siyasal hayatını tasvir ediyor gibi gelmişti.
Taraf’ın dünkü manşeti, “Savaş Yalanları”ydı. Bu manşet ve altında anlatılan olay, daha önce başka bir yazımda kullandığım bu meseli bir kez daha hatırlattı bana.
Manşetle aynı adı taşıyan bir kitabı da hatırladım bu vesileyle; Louis Begley’in “Savaş Yalanları” kitabını. Kitabın arka kapağındaki şu birkaç satır, romanın iyi bir özeti: “İkinci Dünya Savaşı’nın en sıcak günleri. Sekiz yaşındaki Yahudi Maciek, teyzesi Tanya ile birlikte, hayatta kalabilmek için varlığını, dinini ve ailesini reddeder ve sonunda sırf yaşadığı için suçluluk duygusuna kapılır.”
Türkiye’de sistem, kocaman bir “varoluşsal yalan” üzerine inşa edilmiş; oradan türeyen sayısız “yavru yalan”, hayatımızın her yanını istila ediyor durmadan. “Annelerin ninnilerinden, spikerin okuduğu habere”, ders kitaplarından siyasal alandaki en küçük davranışa kadar “yalan”la yaşıyoruz sanki. Bu hal, insanları sadece kamusal/siyasal alanda değil, özel dünyalarında bile kendiliğinden, hatta fark ettirmeden bir “yalancı” gibi davranmaya yöneltiyor.
O kadar uzun süredir işliyor ki bu döngü, yalan artık sıradanlaştı, alıştığımız bir şey haline geldi. Yüzeysel yalanlar değil bunlar, derinlerimize nüfuz etmiş yalanlardır. Ve böyle yaşamak; hem kamusal dünyamızı, hem toplumumuzun ruhunu, hem de bireysel benliklerimizi fena halde ifsat ediyor.
Zira Simmel’in dediği gibi, “sözleri düşüncelerden farklı bir yöne sevkeden yalan en yüzeysel ve giderilebilir yalandır: Bu yalan, insanın kendisine ait değil gibidir, kendisiyle ve dış dünya arasındaki sınırda oluşur yalnızca. Asıl yalan, sözlerin düşüncelerle örtüştüğü, fakat düşüncenin içimizdeki daha derin gerçekle çeliştiği yalandır; ruhumuzun kendi içinde ikircikli olduğu ve aslında inanmadığını bildiği şeye inandığı zaman.”
Tıpkı Begley’in romanındaki gibi, yalan üzerine kurulmuş bir hayatta, ne adalet fikri yer bulabilir, ne suç, ne de günah.
Yalan üzerine kurulu bir sistem, “bahane” olmadan yürüyemez; yani bu çarkı, “bahane”nin kötü yağı olmadan çevirmek imkânsız. Simmel’in aynı kitabındaki “Bahane” başlıklı denemesinden birlikte okuyalım:
“Hayvanlarda benzeri görülmeyen, salt insana özgü bir davranış keşfetmeye çok çalışıldı. Oysa dil ve devlet, hatta ahlâk ve sanatın bile gelişimlerinin ilk belirtilerini insanaltı varoluşta bulmak mümkün. Ama bir noktada, insanla hayvan arasındaki mesafede en ufak bir azalma olmamışa benziyor… Kabahati bir de başarıya dönüştüren bahane, yalnızca insanın tinsel mülküdür ve en üstün hayvan bile buna cesaret edemezken, en alçak insanın beşiğine türünün vaftiz armağanı olarak konulur.”
Birileri “yalan” üretiyor; başkaları da hemen onun “bahane”sini. En büyük “bahane” de, “kutsal amaçlar” şeklinde zuhur ediyor. Her meşrepten siyasal akım, “kutsal bellediği amaca giden yolu açmak” adına yalanları ve yalancılığı meşrulaştırmaya, masumlaştırmaya çalışıyor. Başkası yaptığında “kötü” bulduğumuz davranış, biz veya bizden biri yahut bize yakın bulduklarımız tarafından yapıldığında birden bire “iyi” oluveriyor. Giderek “kavramlar” tersyüz oluyor; “değerler”in içi boşalıyor. Böylece “sistem”in en iddialı muhalifleri bile, onu yeniden üretir hale gelebiliyorlar.
Bence Türkiye’de anlamlı siyasal mücadelenin öncelikli hedefi, Nâzım Hikmet’in dediği gibi, “yalanı yenmek” olmalıdır:
Annelerin ninnilerinden spikerin okuduğu habere kadar, yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı…
***
Yusuf Hayaloğlu’nun vakitsiz vedası, sahici insanların bu “yalan” dünyasında uzun süre tutunamadıklarını gösteriyor galiba. Sevgili Ahmet Kaya’nın sesinden her dinleyişimde sarsıldığım bir türkü var, “şu dağlarda kar olsaydım” diye başlayan. Bunun da sözlerini o güzel insan, Yusuf Hayaloğlu yazmış. Son dizeleri, sanki Türkiye’yi ve kendisini anlatıyor:
Bu dünyada yerim yokmuş yokmuş Keşke bir yalan olsaydım olsaydım…
Ruhu şad olsun, başta sevgili Gülten Kaya, tüm yakınlarının ve sevenlerinin başı sağ olsun!
|