Türkiye, toplumsal hafızanın prangalara vurulduğu bir ülkedir. Bu prangalarla karanlık bir hücreye tıkılmış tarihlerden biri ve bence en önemlisi, 24 Nisan’dır. Bu tarihe biçilen ceza, ebedî unutuştur. Umulmuştur ki, o tarihte ve sonrasında olup bitenler sonsuza dek unutulacaktır. Lakin unuttukları bir şey vardı kıyıcı muktedirlerin: Hafıza sabırlıdır, dirençlidir!
Nitekim gün geldi, hafıza ayaklandı. Ezilmişlerin, kıyılmışların, yok edilmiş ve yok sayılmışların hafızası başkaldırdı. Dünya, “hafızanın isyanı”ndan söz eder oldu. Bu isyanın sivri uçları bu ülkeyi de yoklamaya başladı. 24 Nisan’a vurulan prangaları kırmak için bir avuç insan testereler aldılar ellerine. Ağır aksak, eksik gedik de olsa, geçmişteki utançla ve bu utancın bugüne bıraktığı ağır mirasla yüzleşmek için bir yol açıldı. Bu yolun genişleyerek akması için evvela ve ille de “yas”ı öğrenmek ve yaymak lazımdır.
Alexander ve Margarete Mitscherlich, “yas”ın toplumsal ve siyasal işlevi meselesini etraflıca işleyen bir kitap yazdılar. Alman toplumunun Yahudi Soykırımı’yla hesaplaşma ve kolektif kimliğini demokratik esaslar üstüne inşa etme konusunda yaşadığı savrulma ve sarsılmaların başlıca sebeplerinden birinin “yas tutma yeteneksizliği” olduğunu anlatır bu kitap. 1967’de yayımlanan ve alanın klasikleri arasında sayılan kitabın adı da zaten bu: Yas Tutma Yeteneksizliği (Die Unfähigkeit zu trauern).
24 Nisan, bu toprakların kadim halklarından olan Ermenilerin her türlü zulüm yöntemiyle sistematik bir şekilde imhasının başladığı tarihtir. Ermeniler yok edilmekle kalmadılar; bir de yok sayıldılar. Sadece bu coğrafyadan silinmekle kalmadılar; bir de toplumsal hafızadan silinmek istediler. Yok edildiklerini inkâr etmek, aslında bu topraklarda hiç var olmadıklarını iddia etmek demektir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.