Her şeye bir söz yetiştirmek, her şeyi anlaşılır kılmaya çalışmak! Öyle bir girdap ki, pek çekici; kaçmak zor, içine girince kurtulmak daha da zor! Not defterimi karıştırırken, şöyle bir pasaja rastladım geçen gün: “Sözcükler yüzyıllardır pek çok ve her türden düşünceyi tuzağa düşürmüşlerdir. Belki de düşünceler gece kuşlarıdır. Kanatlarını ısıtır ısıtmaz ve gün ışığıyla birlikte canlanır canlanmaz, bir an önce onları barındıran sözcüklere dönmek isterler...”
Oysa sözün bir sınırı olduğunu biliriz ya da bilmemiz gerekir. Her şeyi sözle anlatmanın imkânsızlığını bilmiyorsak, o zaman da yeri geldiğinde hayat öğretir bize. Bazen hayata aracılık eden ustalar devreye girer, onlar öğretirler.
Her hayatın kendi ustaları vardır. Benim hayatımın ustalarından biri Tezer Özlü’dür. Sözle, sözcüklerle çok netameli bir ilişkisi vardır onun da. Her yazar gibi o da sözü sever, ama acıtan bir sevgidir bu. Ve şu sözlerle anlatır sözün aczini:
“Sözcüklerle yaşamın derinliğini vermeye olanak yok. Çünkü sözcüklerde rüzgârlar ne kadar esebilir? Sözcüklerden nasıl bir güneş doğabilir? Sözcükler açık bir pencere önüne büyük yağmur taneleri olarak yağıp, bir insanı derin uykusundan uyandırıp mutlu kılabilir mi? Sözcükler insanın yanında yatan diğer bir insanın yürek çarpışlarını duyurabilir mi?”
Wittgenstein, “anlatılamayana gelince, susmak gerek” diyor. Sözün aciz kaldığı yerlerde, tek yol susmak mı, başka bir seçenek yok mu gerçekten? Danimarkalı şair Pia Tafdrup’a göre var, o da şiir yazmaktır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.