Yeni anayasa, yine gündemin merkezine yerleşti. Aslında anayasa, Türkiye’nin modernleşme sürecinin her aşamasında en önemli meselelerden biri oldu; yani yaklaşık yüz elli yıldır gündemde. Bu süre zarfında yeni anayasalar yapıldı, mevcut anayasalar sık sık değiştirildi; ama anayasa tartışmaları hiç bitmedi.
Toplumda anayasaya mistik bir değer atfetme yönünde güçlü bir eğilim var. Anayasa, adeta bir sihirli değnek gibi algılanıyor. “Yeni anayasa gelecek, sorunlar bitecek” gibi düşünülüyor. Anayasa meselesiyle bu kadar zamandır meşgul olmak mı bu algıyı yarattı; yoksa bu algı mı anayasayla bu kadar meşgul olmamıza yol açıyor, bilemiyorum. Ama toplumsal algı bu kadar yaygın ve güçlü olunca, onu bir olgu gibi kabul etmekten başka çare yok.
Salt bu nedenle bile, yeni anayasa yapma işini, temel sorunların çözümü açısından ciddiye almak gerekir. Şöyle dersek galiba daha doğru olur: Yeni anayasa yapma süreci, bu sorunların çözülmesini sağlayacak bir imkân haline getirilmeli ve bu amaca uygun bir şekilde yürütülmelidir.
Esasen yapılacak anayasanın “yeni” olabilmesi için, mevcut sorunları “yeni” bir yaklaşımla ele alması ve düzenlemesi şarttır. İşin doğası budur! Zaten anayasacılık hareketinin ortaya çıktığı ve yayıldığı tarihsel kesitte (18. ve 19. asırlarda), anayasa “eskiden kopma ve yeni bir başlangıç yapma” niyet ve ihtiyacının simgesi/ifadesi olarak anlaşılmıştır. Aynı şey, ilk anayasalardan sonraki “anayasayı yenileme” çabaları için de geçerlidir. Şayet niyet, “yeni bir başlangıç” yapmak değilse, mevcut anayasayı kısmen düzeltme ve değiştirme gibi yollara başvurmak çok daha makul ve işlevseldir.
Yeni anayasa çalışmaları her zaman şu iki soruyla başlar: Anayasa nasıl olmalıdır ve nasıl yapılmalıdır? Bu sorular birbirinden kopuk değildir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.