Amaçlar ile araçlar arasındaki ilişki, siyasetin kadim sorunlarından biridir. Hatta modern siyaset dünyasının temelinde, bu sorunun yattığını bile söyleyebiliriz. Nitekim siyaset biliminin öncülerinden sayılanMachiavelli de, çalışmalarının odağına bu meseleyi koymuştur.
Machiavelli, siyasal eylem ve siyasal iktidar kavramlarını bütün ahlâki referanslardan soyutlayarak işe başlar. Vardığı nokta ise basittir: “Amaca giden yolda her araç mubahtır. ”
Burada siyasal eylemi meşrulaştıran şey artık “değer” değil, “sonuç”tur. “Amaç”ın kendisi de değil, ona ulaşmak siyasal eylemin ruhunu oluşturur. Yani araçların, amacın içerdiği ilkelere ve değerlere de uygun olması gerekmiyor. Önemli olan, başarıya ulaşmaktır. Şayet “başarı” elde edilirse, bu başarıyı yaratan bütün faaliyetler, başarının bizzat kendisine dayanılarak sonradan (ex post facto) meşrulaştırılırlar.
Bu anlayış, yine oldukça basit bir mantığa dayandırılır. Buna göre, “zorunluluk, kural tanımaz ” ya da “siyasî hayat, zorunluluk yasaları tarafından belirlenir ”.
Araçlar ile amaçlar arasındaki ilişki meselesi, özellikle “geçiş süreçleri”nde çok yakıcı bir görünüm kazanır. Zira bir düzenden bir başkasına geçerken çelişkiler iyice derinleşir, saflar alabildiğine keskinleşir. Bu şartlar, “değer” kaygılarını, geçişten sonraya erteleme eğilimlerini fena halde teşvik eder: Şimdi “zorunluluklar”a göre hareket etme zamanıdır; hele bir “başaralım”, ondan sonra “değerler”e döneriz.
Marksist literatür ve sosyalist hareket, yirminci asır boyunca, bu sorunla bir şekilde ama hep uğraşmıştır. Bunun başlıca nedeni, “geçiş süreci”nin sosyalist düşünce ve deneyim açısından hayati önem taşımasıdır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.