12 Mart döneminin son günlerini hatırlıyorum. Faruk Gürler Cumhurbaşkanı olma atağını yapmış, kaybetmiş, Ecevit ile Demirel anlaşarak Korutürk’ün bu makama gelmesini sağlamışlardı. İşin başındaki “9 Mart/12 Mart” kadroları o zamana kadar itişe kakışa, ama Komünistler’e karşı bir ölçüde birleşmiş gibi yaparak gelmişlerdi. Gürler kanadının partiyi kaybetmesi, sanırım, nihaî hesabın görülmesinde öbür kanadın elini güçlendirdi. Faik Türün İstanbul’da Sıkıyönetim Komutanı’ydı ve tahminime göre “cuntacı” kanada sempatisi yoktu. Kontrgerilla, o zamana kadar pek kovuşturmaya uğramamış birilerini ağırlamaya başladı. Rütbe de yükseliyordu: Korgenerallikten emekli Celil Gürkan da Kontrgerilla’ya (“Ziverbey Köşkü” diye bilinen) alındı.
Fakat, bir yandan da kaçakçılar gözaltına alınıyor, tutuklanıyordu: sigara kaçakçıları, silâh kaçakçıları, her kullandığını kaçak kullanan bu toplumda bu canlı sektörün (bir çeşit “hizmet sektörü” sayabilirsiniz) çalışanları. Onların da hiyerarşisi yükselmeye başlamıştı.
Herhangi bir somut bilgimiz olmadığı halde bu iki süreç arasında nedensel bir bağlantı olacağını tahmin ediyorduk.
Derken Celil Gürkan Kontrgerilla’dan evine döndü; öteki süreç de yavaşladı veya durdu. Ortalık sakinleşti. Gözler parlamenter sürece çevrildi.
Ne olmuştu acaba?
Türkiye’de iktidarı seven, kimseye bırakmak istemeyen, kendi arasında iyi kötü örgütlü bir asker-sivil bürokratik elit hep olmuştur.
Yazının devamını okumak için tıklayın.