İletişim araçlarının böylesine geliştiği bir çağda, bu dünyada siyasî mücadele yapmak, büyük ölçüde “halkla ilişkiler” mantığına uymak, ondan esinlenmek, gibi bir “teknoloji” gerektiriyor. Türkiye’nin bu döneminde de bunlar geçerli, ama varolan konjonktür, siyasî mücadelenin yüzde elliden fazlasının bir “disinformation” teknolojisi içinde yürümesine yol açıyor.
Olan olaylar var; oldurulan olaylar veya uydurulan olaylar var. Olan ve oldurulan her şey, tam gaz yürüyen iktidar mücadelesinde “mühimmat” olarak kullanılıyor.
“Demokratik Açılım”... Bugünlerin bir numaralı odağı bu ve herhalde böyle olmaya daha uzun süre devam edecek. Şimdi bunun içinden “disinformation” yapacağız demek ki.
Bu toplumda Kürt ve Türkler arasında iki taraf tarafından kabul edilebilir bir
modus vivendi (“yaşama” ya da “varolma” tarzı) kurulabilmesi için asgarî koşul Kürt dilinin önce varlığının kabul edilmesi. Sonra bunun öğrenme/öğretme özgürlüğünün tanınması vb.
Hal böyle olunca, biri, muhtemelen görevli olarak oturduğu masa başında, “alfabe değişecekmiş” türünden bir haber uydurabilir. Kürtlerin bu konuda söyledikleri de böyle bir “haber”e inandırıcılık çerçevesi sağlayabilir. Bu şekilde, toplumu üç beş gün, olmayan bir sorunla meşgul edebilirsiniz; zaten varolan öfkeleri kabartır, ortam kızıştırırsınız; zaten yeterince mantıksız yürüyen bu mücadelede mantığı daha da geri plana itersiniz; hasılı birçok faydalı iş yapmış olursunuz.
Yazının devamını okumak için tıklayın.