Halil Berktay’la tartışmaktayız, biliyorsunuz. Konumuz genel olarak sosyalizm, özel olarak onun Marksist kolu. Bununla devam edilir mi, edilmez mi?
Ben birkaç yazıdır, ağırlık noktası “Niçin sosyalist olduk. Niçin sosyalist olunur” sorusunda odaklanan yazılar yazdım. Burada bilerek oyalandım, söyleyeceğimi söyleyeyim, öyle ilerleyeyim diye. Halil ise “Bu bir tarihî pratiktir, bu pratik üstüne tartışıyoruz. Bu genel ahlâkî (daha iyi, adil vb. dünya) lafları bırak, pratiğe gel. Ne oldu?” diyor. Biraz da sabırsızlanıyor. Merak etme, geleceğim oraya. Gelmemek için top çevirmek değil yaptığım. Ama şuranın işini bitirelim de öyle yürüyelim.
Bundan birkaç yıl önce birlikte konuşurken Halil Berktay’ın bana söylediği bir şeyi ben şimdi Halil Berktay’a söyleyeceğim. “İyi bir tarihçi Marksist olmak zorundadır,” demişti Halil Berktay. “Öyle olduğunun bilincinde olabilir ya da olmayabilir. Bilincinde olmak önemli değil. Ama Marksist olmak zorundadır.”
Ne demek istiyordu? Tarihyazımı dediğimiz disipline Marx’ın katkısının önemine gönderme yapıyordu. En “kaba” Marksizm, “altyapının belirleyiciliği”ni vurgulayacaktır. Ee, bugün ele alınan dönemin ekonomik koşullarını, daha kapsayıcı deyimle maddî koşullarını dikkate almaya bir tarihyazımı düşünebilir miyiz? Ama tabii Marx’ın alana katkısı bu kadar yalınkat bir şey de değil, çok daha karmaşık bir analizin araçlarıyla dolu bir metodoloji veriyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.