Bugünlerde gene bir gezideyim, Ermenistan’da, Erivan’da. Bizim Helsinki Derneği’nin Ermenistan koluyla Ortadoğu’nun son gelişmelerini konuşmak üzere geldik, Halil Berktay’la birlikte.
Dün akşam toplantı bitince Halil’le baş başa kaldık. Otelden de salık verdikleri, biraz ilerimizdeki bir lokantaya gittik. Bu lokantanın adı, Türkçe söylersek, “Bizim Köy” olur, Mahmut Makal’ın ünlü kitabı gibi.
Girer girmez insan bu ada uygun yerde olduğunu görüyor. Her yerde halılar, kilimler ve her türlü “folklorik” nesne duruyor. Küçük bir yer, ucunda boydan boya birleştirilmiş masalarla kalabalık bir grup oturuyor. Bizi bu ana mekâna açılan daha küçük bir odaya oturttular.
İsabet oldu da öyle oturttular. Geldiğimizde vakit biraz geç olmuştu. Derken bir müzik başladı. Oturduğumuz yerden pek bir şey göremiyoruz ama ses her yere yayılıyor. Bir tenor, epey yüksek perdeden, gene “folklorik” bir şarkı söylüyor. Yanında zurnayı çok andıran bir âletle bir de dümbelek var.
İki üç şarkı söyleyip ara verdi. Ama o değindiğim kalabalık masa ara vermedi. Herhalde bu faslın başlamasını bekliyorlardı. Tenora eşlik ederek başlamışlardı; tenor susunca onlar devam etti. Derken, bir iki şarkı sonra, söyledikleri şey bir şarkı olmaktan çıkıp bir marş haline geldi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.