Ergenekon davası başlamadan önce doruğa vuran, şimdilerdeyse aynı enerjiyi bulmaktan bir hayli uzak kalan milliyetçi gösterileri hatırlıyorum. Bu “coşku”yu oralara pompalayanların pompaları ellerinden alındıkça, kalabalıklar tenhalaşıyor, “coşku” da kalmıyor.
Bu gibi gösteriler zaman zaman belirli bir yerde patlak verebiliyordu. Kürt sorunu, ona bağlı olarak 1) Askere gidiş ve 2) Şehit cenazeleri, bu gibi feveranlara imkân veren ortamı oluşturuyordu. Hatırladığım tırmanışlardan, “
crescendo”lardan biri de Öcalan’ın İtalya ziyaretinin protesto edilmesiydi. İtalyanlar onu yakalayıp bize vermediği için İtalya’yı protesto etmiştik: buna, İtalya’dan ithal (olduğu söylenen) domatesleri sokağa döküp üstünde tepinmek gibi özgün varyete unsurları da eklemiştik. Hattâ adamın birinin de İtalyan malı otomobilini yaktığı söylenmişti.
Bunlar bana ve bazılarımıza göre, “çocukça” bile denemeyecek, yüz kızartıcı davranışlar. Kimilerine göre de insanın göğsünü kabartan yurtseverlik tepkileri. Öyle ya da böyle, yalnız bize özgü değil. Kalabalıklar, tarih boyunca, böyle davranışlar sergilemek üzere uyarılmış, kışkırtılmış, sonuç da alınmıştır.
Şu ara bir tanıdığın verdiği, I. Dünya Savaşı’nın sonuçlarının belirlendiği Versailles anlaşmalarını anlatan hem öğretici, hem eğlenceli bir kitap okuyorum. Margaret Macmillan adında biri yazmış, adı “Dünyayı Değiştiren Altı Ay”.
Yazının devamını okumak için tıklayın.