12 Mart’a giden günlerde adı “Türkiye Halk Kurtuluş...” diye başlayan irili ufaklı çeşitli örgütler vardı ve bunların hepsi ordu içinde çeşitli cuntalarla ilişkiler kurmuştu. Sanırım bu gibi ilişkiler açısından en yoksul olanı, asıl “cuntacı” olan Doğan Avcıoğlu idi. Onun yüksek rütbeyle emekli olmuş birkaç subayla yakın ilişkisi vardı ama o zamanın “rahatsız genç subaylar”ı daha militan örgütlerle içiçeydi.
Böyle şeyler olabiliyordu çünkü ordunun en tepelerinde birileri kısa süreli 27 Mayıs dönemine doymamışlardı. Ülkede yapılması gereken şeyler yapılmadan iktidarın yoz sivillere devredildiğini düşünüyorlardı. Önlerindeki örnek 27 Mayıs olduğu için bunun tekrarlanmasına çalışıyorlardı. Vatanperver gençlik yoz iktidara başkaldıracak, yoz iktidar gençliğin üzerine polisi sürecek, bazılarını öldürecek, kahraman ordu müdahale edip kardeş kanı (iş bu aşamaya gelince nedense “kardeş” olunur) dökülmesini önleyecekti.
Tek sorun, bu dönemde “vatanperver gençlik”in sosyalist olmasıydı. “Rahatsız”lık çeken “genç subaylar”ın çoğu da kendilerinin Marksist olduğunu düşünmeye başlamışlardı. Bu pürüzler, “dokuz” ve “on iki” Mart şeklinde cisimleşen bakış ve değerlendirme farklılıklarını gündeme getirdi.
Bu sıralarda, sol jargonda, bir “Bolu-Ankara” metaforu çıktı ve sonraki hapisane döneminde de devam etti.
Yazının devamını okumak için tıklayın.