Dün akşam birkaç yakın arkadaşımla yemek yiyorduk. Başbakan Erdoğan’ın Kanunî’nin François’ya mektubunu okuduğunu orada öğrendim. Kötü oldum. Gerçekten kötü oldum.
Öğrenme biçimim de ilginçti. Olayın lafı açıldı. Ben, Türkiye’nin yasaya gösterdiği tepkilerin bildiğim kadarına yeterince tepkili olduğum, bunları çocukça, utanılası davranışlar olarak gördüğüm için, abartılı bir eleştiri olmak üzere, “Sarkozy’nin küçük adı François değil mi” diye sordum. “Öyle olsa, ‘sen ki Françesko’sun’ diye cevap verilirdi” dedim. “Tamam,” dediler, “Başbakan o mektubu televizyonda okudu.” İçimden çığlıklar atmak geldi. Atmışımdır da. Büyük utanç duydum.
O mektup oldum olası beni kötü etmiştir. İlkokul kitabında görüp okuduğum zaman da aynı ruh haline girdiğimi hatırlarım. Evden ve aileden aldığım terbiye olsun, okuduğum şeylerden (çoğu çocuk edebiyatı tabii) böyle bir tavra “kibir” dendiğini, “kibir”in kötü bir şey olduğunu öğrenmiştim. Daha bir dizi öğrenilen, öğrendiğim şey gibi: “yalan söylemek kötüdür”, “kötü bir şey yapıp özür dilememek kötüdür”, “burnunu karıştırmak kötüdür”, “sokağa tükürmek kötüdür”, “senden zayıf birine kabadayılık etmek kötüdür” vb. Bunları insan çocukken öğrenirken, genel olarak, benim yukarıda yazdığım tanımlayıcı cümleler olarak öğrenmez genellikle.
Yazının devamını okumak için tıklayın.