Önce
Taraf’ta, sonra
Radikal’de okudum haberi: Christopher Hitchens ölmüş. Ardından
Herald Tribune’da daha uzun bir yazıya (“obituary”) rastladım.
Yaşı ilerledikçe insanın, “amiral battı” oynar gibi, tanıdıkları sağda solda isabet alıyor. Buradaki, değişik derecelerde yakın olduğum tanıdıkların böyle birer ikişer öbür tarafa göçmelerine, çaresiz, epey alıştım da, başka ülkelerden aydığım bu tür haberler hâlâ şok gibi geliyor. Paul Hirst bunların erken bir örneğiydi. Derken Fred Halliday, en yakın arkadaş olduğum oydu. Şimdi de Chris. Onunla ilişkim daha azdı; son yıllarında çoğumuzu çok kızdıran şeyler de yapmıştı. Ama bir “karakter”di. Üzülmemek elde değil.
1980 gibi bir tarihte tanışmıştık diye hatırlıyorum. Bir akşam
New Left’in ofisine çağırmışlardı: İran’da “devrim”i yaşamış biri olanları anlatacak diye. Christopher da oradaydı, dinleyenler arasında. Anlatan da sonra, yakınlarda, buraya gelip ders veren Abbas Veli idi.
İkinci sefer Oxford’da karşılaşmıştık. Yazdı, havalar sıcaktı, onun için birinin bahçesindeydik. Christopher Kıbrıslı karısı Eleni Meleagrou ile geldi, ama henüz evlenmemişlerdi. Zaten evlilikleri çok uzun sürmemiş –sürmese de, iki çocuk yapmaya yetmiş.
Derken, seksenlerin ikinci yarısında, onun yolu İstanbul’a düştü. Telefon etti, buluştuk. Bir gün İstanbul’u bayağı köşe bucak gezdirdiğimi hatırlıyorum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.