Yeni asistan olduğum günlerdi; üniversitede, Filoloji’de hocam olan Tatyana-Berna Moran çiftiyle aynı apartmanda oturuyoruz, her bakımdan çok yakınız. Berna Bey bir gün bir şey anlattı bana.
Kasım Küfrevi vardı, yanılmıyorsam Karslı bir Kürt, bir aşiretin ileri gelenlerinden, milletvekili seçilirdi. Bizim Edebiyat Fakültesi’nde okumuş, belki Berna Bey’le yakınlıkları oradan kalmaydı.
Kürt sorununu konuşuyorduk –bunun “sorun” olmadığı bir zaman yok, en az “Vaka-i Hayriye”den beri. Berna Bey, Küfrevi’nin kendisine söylediği bir şeyi aktardı. Küfrevi, Atatürk’le başlayan yarım parlamentarizmin modellerinden biri: yani, Kürtler arasında saygın, ama Cumhuriyet devletinin de güvendiği biri olacak. Dolayısıyla, ağa-şeyh hanedanlarından birinden gelecek. Böyle bir adamın sadakat duygusunun ibresi son kertede nereye kayar? Bilinmez tabii. Ama devlet gözünü üstünden eksik etmez, açığını kollar.
Çok-partili rejime geçilince Küfrevi de Demokrat Parti’ye geçmişti. Zaten 27 Mayıs’tan sonra onun da başı derde girmişti : silâh kaçakçılığı yaptığını söylediler, filan. Uzatıyorum, o günlerin genel atmosferini hatırlatmak için.
Hikâye şu : Kasım Küfrevi’nin (daha ellilerde) MİT içinden tanıdıkları varmış, bazı çok bilinmeyen konuları aralarında konuşurlarmış, sohbet havasında. Bu adamlardan biri Küfrevi’ye Kürt milliyetçiliğinin yayıldığını, bunun bir süre sonra bir Kürt siyasetine dönüşme potansiyeli içerdiğini, buradan ileride bir “ayrılıkçı Kürt ulusal hareketi”nin doğabileceğini anlatmış.
Yazının devamını okumak için tıklayın.