Bu son krizin, dünyanın bilinen ekonomik dengelerini değiştireceği, en ön sırada görmeye alışık olduğumuz bazı ülkeler geri çekilirken geride duranlardan bazılarının onların yerini alacağı söyleniyor. Benzer spekülasyonlar, ortada kriz mriz yokken de yapılırdı. Özellikle de Çin’in ve Hindistan’ın büyük atılımlarını bekliyorduk.
Türkiye bu badire içinde ne yapacak? Her zaman ve her durumda olduğu gibi, bu konuda da, birbirinin tam karşıtı yaklaşımlar, cevaplar var. Hükümetin başlangıçtaki tavrı, “Bize bir şey olmaz”ın (Çernobil sonrası Kenan Evren “inci”si) krize uyarlanmış şekliydi. TÜSİAD dolaylarından ise bir hayli “alarmist” sesler yükseliyordu. Tartışma ilerledikçe, daha makul değerlendirmeler de daha sık kulağımıza çalınmaya başladı.
Bu toplumun büyük bir sorunu “bilgi” denen şeyle ilgili: toplumun “bilgi” ile ilişkisi; bilgi üzerinde yetkili organların topluma bakışı ve bilgiyi paylaşma alışkanlıkları... bunlar hep “arızalı”. En beteri de, dokunduğu her konuyu “mistifiye” eden medyanın oynadığı rol. Medyanın ağzında ya da zihninde, en başta, “nedensellik” kavramından giderek düşünme alışkanlığı oluşmamış, çünkü “meslek” bunu istemiyor. İstanbul’a sis de bassa, dünyada ekonomik kriz de çıksa, medyamız, Tevrat nebileri havasında ve üslûbunda, “Alâmetler göründü! Dünyanın sonu yaklaştı!” ağzıyla yayın yapmaktan kendini alamıyor.
“
Information”ın yayılamadığı ve “muhakeme”ye temel oluşturamadığı bir ortamda “
disinformation”ın işi kolaylaşır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.