“Değişim” ve “Süreklilik”... insan hayatının iki temel ihtiyacı. Ama ikisi birbiriyle çelişiyor. “Hangisinden yana tavır alacağız” diye bir soru anlamsız, çünkü bu soyut düzeyde bunun bir cevabı yok. Tabii peşin ve dogmatik tavırlar benimsemek kolay, “Ben her değişimi desteklerim” ya da “Ben her değişime karşı çıkarım”, ikisi de, hem yanlış, hem zaten mümkün değil. Her değişimden yana olanların son derece muhafazakâr olabildiğini, muhafazakâr cephede olanların da –iyi veya kötü– yığınla değişimin aracısı olduğunu gösteren yığınla örnek var tarihte. Bizim tarihimizde belki daha da fazlası var.
“Süreklilik” insanın psikolojik olarak kendini güvende hissetmesinin temel koşullarından biri. Her şeyin her an değişmekte olduğu bir dünyada yaşayamayız. Bir ayda aklımızı kaybederiz. Düşünün, her sabah gözünüzü açtığınızda pencerede başka perde var. Duvara astığınız resim gitmiş, yerine başkası gelmiş. Çay yapmaya mutfağa gidiyorsunuz, ocak değişmiş, ocağın yeri değişmiş. Sevdiğiniz çayın yerine yenisi gelmiş. Kâbus! Çıldırırsınız. “Ben ben miyim? Benim babamın adı neydi? Yok, yahu, o Hüseyin’in babası değil miydi?” falan...
Ama “değişim”de bir zorunluluk. Kimi zaman, bir şeyleri, eskiden yaptığınız gibi yapamazsınız. Niye? Koşullar değişmiştir, imkânlar, araçlar değişmiştir. Bodrum’dan Beyrut’a yelkenle gidebilir misiniz? Gidebilirsiniz tabii.
Yazının devamını okumak için tıklayın.